Perşembe, Mayıs 08, 2008

Öykü Tamamlama/İlk Çalışma

Öykü Tamamlama atölyesinin bu ilk çalışmasına, sevgili Yıldız Yağmurları'nın bir öykü girişiyle başlıyoruz. Öykü örgüsünde mantık hatası yapmamak için, her tamamlayıcının önceki yazılanları dikkatle okumasını öneririz.

Öykü başlığını, öykü bittikten sonra sizlerden gelecek öneriler üzerine, oylama yoluyla belirleyeceğiz. Ayrıca her öykü bitiminde öyküyü puanlamaya açmayı telkif ediyorum. Böylelikle kendimizle yarışıp, daha iyisini çıkarmak için uğraşırız.
Yıldız Yağmurları'yla başlayan tamamlama sırası, şu kişilerle sürecek; Bana Dair-Berrin, Çay Kaçığı, Çizgiden Sonra, Fikriminincegülü, Geveze Kalem, Hüzünbaz, Umuma Açık Çiziktirikler(Göz), Zevzek Zevzek.
Yazılarınızı sırayla Word dosyası olarak atolye.oyku@gmail.com adresine göndermenizi rica ediyoruz. Devam edecek ilk kişi Berrin.

Dileriz öyküyü çok güzel noktalara sürükler ve bitiririz.
Herkese keyifli yazı yolculukları dileğiyle...
-----------------------------
Öykü sonunda açmış olduğumuz anket sonucu,
öykü adı
ONU YİRMİ DÖRT GEÇE
olarak belirlendi.
Fikir veren ve ankete katılan herkese teşekkür ederiz.


Geçmiş nedir? Nerededir? Aklımızın bir köşesinde mi gizli, yoksa kalbimizin derinlerinde mi? Ben çok uzun bir zamandır bunları hiç düşünmemiştim, sadece bugünü yaşıyor ve yarını planlıyordum. Birbirinin benzeri günler aynı şekilde sürüp giderken, zaten 'geçmiş' pek fazla anlam taşımıyordu. Evet, yaşıyordum ama bana gelecekte hiçbir anlam ifade etmeyecek bir geçmiş yaratarak.
Bütün bunları ne zaman mı düşünmeye başladım? Birkaç gün önce, annemin telesekreterime bıraktığı bir notu aldıktan sonra.

“Merhaba kızım. Biliyorsun evde tadilat vardı, tavan arasını boşalttık, kardeşinle senin bazı eşyalarınız var, bir gelip bakın. Almak istediğiniz şeyler olabilir. Bu arada sizi özledik, daha sık görüşelim,” diyordu annem.

Evden ayrılıp kendi hayatlarımızı kurduktan sonra, kendi telaşlarımıza o kadar dalmıştık ki bir aile olduğumuz unutmuştuk.

İlk zamanlar her hafta sonu buluşulur, aile yemekleri yenilirdi. Sonraları bunlar ayda bire düşmeye başladı ve çok daha sonraları ise sadece özel günlere ertelendi. Hep meşguldük. Yoğun bir iş tempomuz vardı; arkadaşlarımızla buluşmalarımız, tiyatrolarımız, sinemalarımız, dostlarımız, doğum günlerimiz, hafta sonu gezilerimiz, hiç bitmeyen meşgalelerimiz... O hafta sonu da boş değildim. Bir fırsatını bulup annemi arayacak ve bu kadar düşünceli olduğu için ona teşekkür ederek, bana ait ne kadar ıvır zıvır varsa toplayıp atmasını söyleyecektim. O kadar işimin gücümün, plânlarımın, programlarımın ortasında bir de gidip tavan arasından çıkmış, tozlu eşyalarla mı uğraşacaktım?
Hafta içinde annemi arayamadım. Hafta sonunu ise şehir dışında harika bir ev yaptıran, yeni evli bir arkadaşımıza gidecek ve iki gün orada kalacaktık. Her şey ayarlanmıştı. Cuma akşamından yola çıkacak ve Pazar günü dönecektik. Ta ki son dakikada aldığımız kötü bir haberle yerlerimizde kalana kadar.
Yeni evlerinde ziyarete gideceğimiz arkadaşlarımız, yedikleri bir yemekten zehirlendikleri için hastaneye kaldırılmışlardı ve birkaç gün orada kalacaklardı. Hemen onları görmek istedik ama yapılabilecek pek fazla bir şey yoktu, tüm yakınları yanlarındaydı ve kalabalık bir gurupla rahatsız edilmekten çok, dinlenmeye ihtiyaçları olduğu muhakkaktı.

Uzun zamandan beri ilk kez o akşam eve giderken, ertesi gün için bir plânım yoktu. Huzursuz olmuştum. Alışkın olduğum bir durum değildi elbet ama neden bir boşluk duygusuyla sarılmıştım bu kadar, bilmiyorum.

Eve gittiğimde elim her zamanki gibi yine telesekreterin düğmesine gitti. İlk mesaj yakın arkadaşım Elif’tendi, “Selam İpek, ben hafta sonu yokum, çok şeyler oldu dönüşte anlatırım.” Gülümsedim, demek barışmışlardı. İkinci mesaj annemdendi ve ben onu aramayı hepten unutmuştum. “İpek’çiğim, biz babanla evdeki karışıklıktan biraz kaçmaya karar verdik kızım. Hafta sonu yokuz ama sen eşyalarını almak için ne zaman istersen eve gelebilirsin. Öptüm.” Ah evet şu eski eşyalar yine gündemdeydi. Anlaşılan annem onları kendi isteği ile atmayacaktı ve bu durumda yarın ilk iş gidip onları ortadan kaldırmak gerekiyordu.

Cumartesi günü, annemle babamın yaşadığı ve bizim çocukluğumuzun geçtiği evin kapısına geldiğimde öğle saatleriydi. Bahçe kapısından girdiğimde babamın bir baştan bir başa uzanan çiçekliklerine takıldım, her zamanki gibi bakımlıydılar. Arka bahçeye uzanan yolun iki yanındaki güller de açmaya başlamıştı. Ben pembe gülleri severdim, kız kardeşim Petek ise beyaz ve sarı gülleri. Annemle babam da kırmızı gülleri severdi, hepimizin birer ağacı vardı bahçede. Evin oymalı ahşap kapısı babamın eseriydi, bahçedeki asma yapraklarıyla çevrili çardak da öyle.
Uzun zamandır üzerinde hiç düşünmediğim öyle çok hatırayla doluydu ki bu ev. Her santimetre karesinde bir anın hatırası saklıydı.
Kapıyı açtım, içeri girdim. Oturma salonu boştu; eşyalar bir kenara toplanmış, yenilenmek üzere sökülen döşemeler bir kenara yığılmıştı. Öteye beriye boya kutuları ve çeşitli marangoz ve tamirat aletleri bırakılmıştı. Evi hiç bu kadar dağınık görmemiştim, bizimkilerin neden kaçtıklarını daha iyi anlıyordum şimdi. Annem acaba şu eski döküntüleri nereye koymuştu? Bu soruyu soracağımı biliyormuş gibi dolabın kapağına küçük bir not iliştirmeyi ihmal etmemişti, “Kızlar, eğer ikinizden biri gelirse, eski eşyalarınızı alt kattaki depoda bulabilirsiniz.” Bu kadına hayranım! Her şeyi herkesten önce düşünebilme yeteneğine sahip başka birine rastlamadım ben.
İşimi bir an önce bitirip şu dağınıklıktan kurtulmak için can atıyordum, aradığımı bir an önce bulmanın sevinci ile hemen giriş kapısının arkasındaki depoya inen merdivenlere yöneldim. Aşağısı sandığımdan daha derli topluydu. Tam ortada iki büyük koli vardı, birinin üzerine kocaman harflerle “İPEK” diğerine de “PETEK” yazılmıştı. Kendi kolimin yanında durdum, taşıyıp taşıyamayacağımdan emin değildim. Elime alıp şöyle bir yokladığımda, kucaklayıp yukarı çıkarmayı göze alamadım. Çaresiz içindekileri birkaç parçaya bölecek ve öyle çıkaracaktım. Etrafa göz attım, işimi görecek birkaç küçük karton kutunun içindekileri büyükçe bir koliye boşalttım ve işe yarar küçük koliler edindim.

Tekrar kendi kolimin yanına gittim ve üzerimdeki bu angaryadan bir an önce kurtulma isteği ile alelacele içindekileri küçüklere aktarmaya başladım. Elime ilk gelen, içine pamuk doldurulmuş, sarı ipliklerden saçları olan bir palyaço bebekti. Kırmızı burnu, boyalı yanakları, hep gülümseyen bir ağzı ve parlak renkli elbiseleri vardı. Bir benzeri de Petek’ in kolisinde olmalıydı, galiba onunki açık yeşil saçlıydı. Annem ve babam gittikleri bir geziden getirmişti. Ne kadar sevinmiştik ve mutlu olmuştuk o gün. Palyaço bebeklerimizi ellerimize alıp karşılıklı konuşturmaya başladığımızda, küçük odamız bir anda sirk alanına dönerdi. Ne kadar güler ve eğlenirdik... Palyaço bebeğimin daima gülümseyen yüzüne baktım, atıp atmamak konusunda kararsız kalmıştım.
Elimi tekrar koliye daldırdığımda bu sefer küçük bir mücevher kutusunu tuttum. Babamın kız kardeşime ve bana yaptığı, üzeri çiçek ve kalp desenlerinde oyulmuş, parlak cilasıyla hâlâ yepyeni duran, minyatür, ahşap bir sandıktı bu. Yavaşça kapağını açtım, annemin içine özenle yerleştirdiği yumuşacık kırmızı kadife kumaş hâlâ duruyordu ve çeşit çeşit, rengârenk taşlarla süslü minicik yüzükler, kolyeler, boncuklarla doluydu. Küçük bir çocuğun, küçük dünyasına mutluluk verebilecek türden sahte altınlar, pırlantalar, elmaslar… Kız kardeşim Petek’le onları elimize, kolumuza, boynumuza takıp saatlerce aynanın karşısında süslendiğimiz günler gelip geçiyordu gözümün önünden.
En büyük tutkularımızdan biri de, sandığının en altında bir bohça içinde özenle yerleştirilmiş, birbirinden cazibeli renklere sahip şifon örtülerdi. Bunlar annemin kullanmaya kıyamadığı fular, eşarp ve benzeri türden aksesuarlardı. Pek nadir de olsa o sandık açıldığında, en azından onlara bir kerecik dokunmak için saatlerce anneme ısrar ederdik. Hele bir de kendimizi büyük oturma salonunu bir boydan bir boya kaplayan pencerelerin beyaz tüllerine sarıp gelin olma tutkumuz vardı ki, o tüllerin belime dolanıp, kıvrım kıvrım yere uzanmasından duyduğum tatlı heyecanı, başka hiç bir şeyde duymamışımdır.

Eski eşyaları yoklamaya devam ederken, koli bu sefer bana hüzünlü bir sürpriz yaptı.

Devamını Yazan: Bana Dair-Berrin
Ortaokul yıllarımdan kalma küçük albümüm duruyordu, kolideki yığının en üstünde. Daha elime alır almaz, yapışkanlı sayfalarına sabitlemediğim bir fotoğraf düşüverdi dizlerime. Sabitleyememiştim; çünkü aylarca, yastık altımdan, çantama, kitaplarımın arasından, masama gezip durmuştu benimle. Hiçbir zaman unutmamak için yanımdan ayırmadığım o fotoğraf, kaybolmuştu bir gün ansızın. Günden güne üzüntüyle dağıldığımı gören annem alıp koymuş olmalıydı buraya, yeniden ait olduğu albümün arasına. Ve yıllar sonra en nihayet buluyordum onu, önemsiz olduğunu düşünerek atmayı plânladığım bir yığın arasında.
Ortaokuldan mezun olduğumuz gün çektirdiğimiz bir fotoğraftı bu; ben, Aysel, Duygu ve Rabia… Ne de içten gülümsemiştik hayata.

Elime almaya cesaret edemedim, dokunamadım yüreğimi cız ettiren güneşli bir günün anısına.
Ah Rabia, ne kadar sessiz, ne kadar çalışkan, ne kadar iyiydin. Aynı lisede okuyacaktık. Oysa sen ölüm kelimesini nasıl tek bir günde öğrettin bize, henüz yaşamlarımızın ve mutlulukla geçeceğini umduğumuz yaz tatilimizin başlarındayken.

Bir akşam, o solgun incecik yüzüne, hiç sebepsiz bir tokat yemiştin, bahçe kapısından içeri girer girmez, o herkesin çekinip korktuğu babandan.
Neye uğradığını şaşırmıştın. Gördüğümü görmeyesin diye saklanmıştım ve suçluluk hissetmiştim; anne ve babamın ne kadar sevgi dolu olduğunu fark ederek. Babandan nefret etmiştim o an.
Bu olayın üzerinden çok geçmeden, sarhoş bir sürücü korkunç bir şekilde ölmene neden olduğunda, babanın hıçkıra hıçkıra ağladığına tanık olmuştuk. O yersiz tokadın da pişmanlığı var mıydı acaba gözyaşlarında?
Günlerce kendimize gelememiştik ve artık babandan çok, o sarhoş adamdan nefret ediyordum, tanımadan, görmeden, bilmeden. Seni umutlarından ve bizlerden alan o şuursuzdan…

Sen de otuz yaşında olacaktın şimdi, belki bir kızın, bir oğlun olacaktı. Saçların yine kısa mı olurdu? Yine kedileri koynuna sokarak mı severdin?

Ne kadar dağıldık. Şimdi o fotoğraf karesindeki herkes bir başka dünyada; Aysel, Amerika’da, Duygu Ankara’da, ben bu kolinin başında… Peki ya sen? Sen neredesin Rabia?

Tüm bu duyguların keskin ve acıtan etkisindeyken, fotoğrafın altında, Rabia’nın öldüğü yaz anneannemin bana verdiği, gençliğinden kalma ince, zarif, gümüş kol saatinin kordonunu gördüm ve usulca aldım.
Anneannem, “Bu özel bir saat, bir an önce gerçekleşmesini dilediğin bir şey olduğunda tak bunu, bak nasıl geçiyor zaman anlamayacaksın,” demişti gülerek.
“Aman anneanne, saat saattir. Hızlanıp koşacak değil ya?” diye gülüşmüştük biz de Petek’le.
Saklamayı tercih etmiş, hiç takmamıştım koluma. Dikkate almamıştım anneannemin bahsettiği sihri. Yoksa hiç, bir an önce gerçekleşmesi için umut ettiğim şeyler olmamış mıydı sonraki hayatımda? Okul, sınavlar, evlilik, iş hayatı, seyahatler, hiç duraksız kendimi dinlemeden geçirdiğim, arkama bakmadığım bunca seneden sonra, şimdi, şu dakika karaya vurmuş küçük bir sandal gibi hissediyordum kendimi, çocukluğumu hatırlatan eşyaların başında. Saati koluma taktım, onu yirmi dört geçe durmuştu.

Unuttuğum her şey bu kutunun içindeydi sanki. Eğer her eşyanın hatırasıyla bunca zaman oyalanırsam, o gece oradan hiç çıkamayacağımı düşündüm. Elimi çabuk tutmam lâzımdı ama kutu içinden köşesi görünen lise yıllığıma bakmadan olmazdı. Hemen kendi sınıfımı buldum kuşe sayfalar arasından. 11 B İpek Erdem… Kâküllerim ne kadar komikmiş…
Tam arkadaşlarımın hakkımda yazdıklarını okuyacakken, kapının çalmasıyla irkildim. Yerde oturmaktan bacaklarım karıncalanmıştı. Yıllığı elimden bırakmadan, eşyaların üzerinden atlayarak üst kata çıktım ve kapıya doğru yürüdüm. Kapının sabırsızlıkla üçüncü çalışına yetiştim.
Gelen postacı, “Ali Erdem’in evi mi ?” diye soruyordu.

Devamını Yazan: Çay Kaçığı
Bir an lise yıllarıma döndüm sanki. O yıllarda yaşadığım bir gün canlandı hayalimde. Annemin evde olmamasını fırsat bilip, hâlâ üzerimden çıkarmadığım okul formamla yemeğe oturmuştum. Ve zilin çalışıyla anneme yakalandığım korkusuyla açmıştım kapıyı. Bir postacı, “Ali Erdem’in evi mi?” diye sormuştu, tıpkı şu an olduğu gibi.
Ben bu düşüncelere dalmışken, “Ali Erdem’in evi mi?” diye tekrarladı postacı. O günkü kuru fasulyenin tadı yayılırken damağıma, “Evet,” diyebildim.
“Ona bir zarf var. Kendisi evde mi?”

“Hayır, yok. Ben kızıyım, alabilirim.”

“Şurayı imzalayın, lütfen.”

Sarı, büyükçe bir zarf uzattı. Elimden hâlâ bırakmadığım yıllığın üzerine koyarak imzaladığım kâğıdı, çekip aldı. Kapıyı kapatırken postacının ağır ağır uzaklaşan ayak sesleriyle, yine yıllar öncesindeki o benzer güne döndüm.

Eteğimin pililerini çekiştirmeye başlamıştım. Kravatım boğazımı sıkmıştı, gevşetmiştim. Tüm bunlar, zarfa duyduğum merakın etkileriydi bana. Unuturum umuduyla zarfı bir an önce salondaki masanın üzerine bırakmıştım. Mutfağa gidip, dolaptan bir kola alarak, tekrar salona dönmüş, televizyon izlemeye başlamıştım. Formamı hâlâ üzerimden çıkarmadığım için annem tarafından paylanacağım gerçeğiniyse çoktan unutmuştum, aklım hâlâ açıp açmamakta tereddüt ettiğim o büyük sarı zarftaydı.

Bir elimde lise yıllığım, diğerindeyse az önce postacının tutuşturduğu sarı zarfla, kapıya yaslanmış buldum kendimi bugüne döndüğümde. Bu koli, anılarım bendini yıkmışçasına bir hızla bugünüme sızarken, epey vaktimi alacak gibi görünüyordu. Mutfağa giderek bir çay demlemek ve geçmiş yolculuğumun tadına yudum yudum varmak istiyordum.

Uzunca bir süre aramama rağmen çay paketini bulamadım. Ne nerede, onu bile unutmuşum. Bir zamanlar her şeyi elimle koymuş gibi bulurdum oysa ki. Kim bilir ne zamandır uğramıyordum bu eve.

Devamını Yazan: Fikriminincegülü

Fırının içine bile baktım umutsuzca. Bu karışıklıkta belki de oraya koyuvermişti, kim bilir? Kapağı açtığımda, sanki annemin pişirdiği o nefis kurabiyelerin kokusu yayıldı bir anda ortalığa. Bu mutfağa sinmiş diğer kokuların önüne geçen, bu gün bile burnumun direğini sızlatan koku. Petek’le en sevdiğimiz fındıklı kurabiyeler… Okul dönüşlerimizin değişmez ve vazgeçilmez tadıydı o küçük şeyler. Handiyse, annem şu an yanımda, fırından sıcak tepsiyi çıkarıyormuş ve tabaklarımıza paylaştırıyormuşçasına keskin ve bir o kadar da uzakta duyumsadığım bu kokuyla bir kez daha sarsıldım.

Üst raflardan birinde bulduğum çay paketine uzanırken, bütün kayda değer hatıralarımın mekânında olduğumu fark ettim. Bu ev, bütün çocukluk ve ilk gençlik anılarımı bir bir çağırıyor, onlar da eski eşyalarla dolu bir kolinin içinden kafasını uzatıp, bana göz kırpıyordu sanki. Oysa benim bu evden sonra da bir hayatım olmuştu ve ben, bu sonraki yaşam yolculuğumda beni böylesine etkileyen bir tek anı bile saklayamamış mıydım?

O kadar fazla koşuyordum ki, durup, nefeslenmeye vakit bulamamıştım. Anı biriktirmeye de… Hayat kendi saatini kurmuş, bir sağa, bir sola rutin ritminde sallıyordu pandülünü. Bense, kurgulanmış bir öykünün ya da sıkıcı bir filmin yan karakterlerinden biri miydim sadece? Ben saatin saniye koluydum sanki. Akrep ya da yelkovan olmayı başarabilseydim… Bir gün kolumda ışıldayan anneanne yadigârı bu saatte olduğu gibi duruverecekti tik taklar, biliyordum.

Çayımı alıp kolinin başına çöktüm. Evet, çöktüm. Bedenim, beynim ağırlaşıyordu. Düşüncelerimi geçmişten alıp, bu güne taşımaya çalışıyordum, ama elimdeki yıllık buna izin vermiyordu. Bunu istemiyordum o anda belki de.

İlk sayfada Metin vardı. Ah! Ne afacandı. Hocaların hepsi ondan bıkmıştı. Hâlbuki bir o kadar da zeki bir çocuktu. Bütün derslerden iyi notlar alırdı. Pek yakın sayılmazdık aslında. Şimdi ne yaptığını, nasıl ve nerede yaşadığını neden merak ediyordum?

İşte Elif! O lisede en iyi anlaştığım arkadaşımdı. Hâlâ da öyle ya… Çıkışta, okulun hemen ilerisindeki koruda uzun yürüyüşler yapar, özellikle baharda, ıtırlı, nefis kokular yayan çiçeklerin arasında ‘kız kıza’ sohbetler etmeye bayılırdık. O hoşlandığı çocuklardan, ben gelecek planlarımdan bahseder, saatin nasıl geçtiğinden habersiz öylece dalar giderdik. O kadar gençtik ki, zamanı umursamak aklımızdan bile geçmezdi. Ben bazı günler, “annem merak eder,” diye mızmızlansam da, o mutlaka bir yolunu bulur, o koruda güneşin batarken gökyüzünü nasıl güzel bir pembeye boyadığını görmeden eve gitmememiz için beni ikna ederdi.
Çayımdan lezzetli bir yudum alırken, o korudaki gün batımlarını yeniden yaşıyordum. Güneş nazlı nazlı gözden kayboluyor, giderken kırmızının en güzel tonlarını da kısa bir süreliğine armağan ediyordu yeryüzüne. Yüzüme en tatlı gülümseyişleri yerleştiren bu anının etkisiyle, kalbimi o kızıllığa teslim ediyordum yavaş yavaş.
Neden sonra telefonun sesiyle kendime geldim. Geçmişteki o muhteşem gün batımı, yerini şimdiki zamana, gerçekliğe ve bu depoya terk etmişti. Gönülsüzce baktım ekrana…


Devamını Yazan: Göz

“Petek calling…”
Annemlerin başına bir şey mi gelmişti? Kaza geçirmişlerdi değil mi? Keşke 3 hafta önce aradıklarında ay sonu raporlarımdan sıyrılıp annemlerle piknik yapmaya gitmiş olsaydım. Neden hep acele etmeme rağmen her şeye geç kalıyordum?
Ve her zamanki gibi ‘arandığında ulaşılamayan kişi’ olan İpek, ‘acil durumlarda aranacak kişi’ olan Petek’ten alacaktı haberi. Telefonu açtığımda, Petek gözyaşlarına boğulmuş bir halde beni hastaneye çağıracaktı. Bu uğursuz hisle, telefonu, “hayırdır Petek?” diye açmış bulundum.

“E pes doğrusu! Araştırmalarımdan kafamı kaldıramıyor olabilirim, insanlarla aramda İstanbul - New York kıvamında bir saat farkı oluşturacak ölçüde sabahlıyor da olabilirim ama insanın tez yazıyor olması ablasını aramasına engel mi? Aile büyüklerine olan düşkünlüğümden abla kontenjanından faydalanmakta olduğunuzu hatırlatır, sizi yanaklarınızdan ısırırım İpek böceğim! Daha telefonu açar açmaz böyle ‘hayırdır’larla falan serzenişte bulunacaksan vallahi bir daha…”

Lafı bu denli uzattığına göre mühim bir şey yoktu ortada. Petek’in civelek sesi uğultu halini almış kulağımda çınlarken, bu evhamın sebebini sorgularken buldum kendimi. Suçluluk hissi mi yatıyordu endişemin temelinde? Anne-babamla birlikte geçirebileceğimiz vakitlerin gittikçe azaldığının farkındaydım. Ama ne yapabilirdim ki?
Bir şeyler yapabilir miydim?
Yapmalı mıydım?
En son ne zaman kahvelerimizi höpürdeterek keyifli bir sohbet etmiştik annemle?
Babamla çardağın altında yaptığımız tavla müsabakalarının sonuncusunda hangimiz kazanmıştık?
Petek’le msn penceresinin dışında konuşabilmemiz için, babamın ikinci bir kriz geçirmesi mi gerekiyordu?
Bak yine kötü şeyler gelmişti işte aklıma!

“Ben de şişman bez bebeğimi bulma ümidiyle tozlu anılara dalmayı göze aldım İpek böceğim. İstersen senin eşyalarını da yanıma alayım, bir ara karşıya geçtiğimde ofisine bırakırım. Bahaneyle görüşmüş de oluruz ablacık. Ne dersin?”
“Ben zaten annemlerdeyim Petek.”
“Haydaaa! E şunu baştan söylesene be abla! Ayrıca hangi dağda kurt öldü şekerim? Hafta sonunu tavan arası artıklarını deşeleme operasyonuna ayırdığına inandıramazsın beni. Aman neyse, telefonda vakit kaybetmeyelim, geldiğimde anlatırsın. Hadi see you!”

“Dikkatli sür!” diyecektim, eğer telefonu kapatmasaydı. Petek işte! Yaşam enerjisiyle zaman zaman beni yoran kara kuzu… Ona böyle seslenmeyeli ne kadar uzun zaman olmuş.
Bir anlık duraksamanın ardından her şeyi bir kenara bırakıp, ‘kara kuzu’mu nerede kaybettiğimi bulmak istercesine kolinin içine tekrar daldım. Ah şuraya bak! Odamdaki minik pano, tek bir eksik olmaksızın lise sonda bıraktığım haliyle duruyordu: Kızlarla birlikte yazdığımız bağlılık yeminimiz, mezuniyet töreninde Eren’in bana verdiği çiçekten kalan kuru bir papatya, ve fotoğraflar; siyah beyaz, polaroid, beceriksizce kesilmiş, çerçevelenmiş, kolaj yapılmış… Aman ne büyük heyecandı o fotoğraflara kavuşmak! 36’lık filmi 38, hatta bazen 40 poza kadar çekip, tab ettirmek için fotoğrafçıya verdiğimizde, fotoğraflarımızın nasıl çıkacağını düşünmekten ertesi günü zor ederdik. Ama bununla da bitmezdi; negatiflerden çoğaltılmak istenen pozlar seçilir, bastırılır, fotoğrafların arkalarına tarih atıldıktan sonra da onlar kronolojik sırayla albümlere yerleştirilirdi. Albümler… Yeni eve taşınırken koyduğum kolide duruyor olmalılar. Eylül’de üç sene olacaktı ve onca zamandır varlıklarını bile hatırlamamış olduğuma inanamıyordum. Oysa üniversitedeyken dönüp dönüp bakardım eski günlere…

Devamını Yazan: Hüzünbaz

Bir gün bakmaz olacağımdan eminmişim sanki… Panoda asılı duran fotoğraflara göz gezdirirken, anılarım gözlerimde tek tek canlandı. Kulaklarımda çınlayansa hüznün isyanı oldu.

Geçmişi unutmaya özen göstereli, günler cafcaflı renklerinden sıyrılıp renksizleşmiş! Sislerin ardından bakınca, uzak sandığım şeylerin sadece içimde beklemeye alındığını anladım. Garip bir huzursuzluk duyuyordum. Tarif edilmez bir huzursuzluk… Kayıp bir zamanın içinden çıkıp gelmişim gibi, şimdi kendimi uzaktan seyrediyordum. Sanki bedenim yıllar öncesine ait teri boşaltıyordu.

Of, kolinin dibi gelmek bilmiyordu! Elimde birkaç kitap, kolinin başından kalktım; hepsi eski yazarların. Rast gele karıştırdığım sayfaların arasından, yıllar önce okurken karaladığım bir not gözüme ilişti.
“Gemi aldı başını gidiyor.
Bilinmezliğe doğru...
Güverteden unutulası sevgiliye el sallıyorum.
Ucu aleve sarılmış tütünle avutuyorum kendimi.”

Fokurdayan çaydanlığın sesiyle sislerin arasından sıyrılıp bugünüme döndüm. Koşar adım mutfağa giderken bahçe kapısının tıkırtısı kara kuzumun geldiğini haber veriyordu.

Devamını Yazan: FZ

Anıların içerisinde yüzmenin vermiş olduğu dalgınlıkla çaydanlığın altını açık unutmuştum. Bir yandan ocağı kapatıp, diğer yandan, annemin rengarenk açmış, her daim bakımlı Afrika Menekşeleri’nin süslediği mutfak penceresinin pervazından, kara kuzuma bakıyordum.

Koca kız olmuştu ama ailenin en küçüğü olmasından mıdır, annemin beni hep O’na ikinci annelik rolüne teşvik etmesinden midir, yoksa zaten varolan çocuk ruhluluğundan mıdır bilinmez, gözümde hiç büyümeyecekti bu kız. Yine saçlarını iki yana örmüş, şile bezinden uzun kat kat bir etek ve yine siyah bir bluz giymişti. Her zamanki gibi Hint takılarını kollarına, parmaklarına, boynuna, ayak bileklerine takıştırmış, sırt çantasını bahçe girişine bırakıp, tıpkı eski günlerdeki gibi çift kişilik demir salıncağa oturmuş bana gülümsüyordu.

Ne çok özlemişim meğer kara kuzumu, üniversite yıllarından sonra koptuk sanki birbirimizden. Salıncağın gıcırtıları arasında Petek’li yıllarım geçiyor gözlerimin önünden… Çocuksu kavgalarımız, okul telaşlarımız, babamızdan gizli gittiğimiz sinemalar, annemizle kız kıza sohbetlerimiz, kız kardeş dayanışmalarımız, ilk aşklarımız, ilk aşk acılarımız… Tek paylaşamadığımız belki de babamız olmuştu Petek’le. Babam ne zaman birimize daha fazla ilgi gösterse, diğerimiz içten içe kıskanır ve ilgi kazanma konusunda rekabete girişirdi. Ne çok şey paylaşmıştık. Paylaşmıştık paylaşmasına da, neden ayrı gayrı düşürmüştü zaman bizi birbirimizden?
Petek’in salıncaktan inip, bahçe kapısına yönelmesi ile geldim kendime. Yaşaran gözlerimi fark etmesin diye, sonuna kadar açıp kırpıştırdım göz kapaklarımı. Biliyordum ki birazdan kolisini salonun orta yerine getirecek, efsunlu bir müzik açacak, çantasından çıkarıp tutuşturduğu tütsüyle, her yanı baharat kokularına bulayacaktı…

Devamını Yazan: Zevzek Zevzek

Bugün geçmiş peşimi bırakmayacaktı anlaşılan, Petek her zamanki kocaman gülümsemesiyle boynuma sarıldığında ben yine yıllar öncesindeki bir kucaklaşmayı yaşıyordum. Bu evden ilk ayrıldığım gündeydim şimdi. Kapı önündeki vedalaşmada, annem gözlerindeki yaşları saklamaya uğraşıyor, babam ona güç vermeye çalışıyordu. Oysa en az annem kadar ağlıyordu onun da kalbi.
“Gören de okyanusları aşacağımı sanır, alt tarafı karşı yakaya taşınıyorum,” demiştim, kara kuzumun kolları arasındayken.

“Canım ablam, nasıl da özlemişim seni. Bir daha bu kadar ara vermeyelim, söz mü?” diyerek bugüne döndürdü Petek beni.
“Haklısın Petekçiğim, ben de bugün bir buradayım bir yıllar öncesinde… Yarım saatliğine uğrayayım dedim ama neredeyse üç saat oldu, hâlâ bir koliyi boşaltamadım.”
“Eski deyip geçmeyiniz efendim, işte böyle yorar adamı. Dur ben bir tütsü yakayım şimdi, bir de güzel müzik koyalım da, birlikte yapalım zaman yolculuğunu.”

İşte benim Petek’im, her zaman neşeli, canlı, kıpır kıpır… Ne oldu bize de bu kadar ayrı düştük, ya da bana ne oldu mu demeliyim acaba? Eskiden ben de Petek gibi miydim, sahte olmayan, neşeli ve capcanlı günlerim var mıydı benim de?

“Vardı elbet ama,” diye başlayan yeni bir sorgunun ortasındayken tam, çalan müzik bana son darbeyi vurdu. Petek bilerek mi seçmişti bu şarkıyı? Elbette öyle olmalıydı, ailemiz için yerini hepimiz bilirdik. Küçüklüğümüzden beri annemle babamın her evlilik yıldönümünü birlikte kutlardık ve onların şarkısı hepimizin şarkısı olmuştu. Babamın anneme evlenme teklif ettiği gece, ilk danslarını yaptıkları şarkıydı bu; Sway… Dean Martin’in sesi yıllardan beri ilk defa kulaklarımda çınlıyordu. İşte o anda gözlerimden boşalan yaşlara hakim olamadım. Yılların birikimi sonunda kendimi bırakmama neden olmuştu.

“Biliyorum” dedi Petek, bağdaş kurduğum yerde hüngür hüngür ağlarken, arkamdan gelip sarıldığında. “Biliyorum, artık eskisi gibi olmadığını düşünüyorsun. Ama yeniden aile olmayı başarabiliriz eğer sen de istersen. Ne oldu bize ablacığım, neden bu kadar ayrı düştük?”

Devamını Yazan: Geveze Kalem

Ayrı düştük… Evet, biz ayrı düştük ama fiziksel mesafelerin yarattığı bir ayrılık değildi bu.

Gemi aldı başını gidiyor,
Bilinmezliğe doğru...
Güverteden unutulası sevgiliye el sallıyorum,
Ucu aleve sarılmış tütünle avutuyorum kendimi.

Uğulduyordu dizeler kulağımda. Susturamadığım birçok ses anlama bürünürken yitiyordu sessizlik, içimdeki karanlıkta.

“Gemi aldı başını gidiyor, bilinmezliğe doğru…”

İlk ne zaman çekip gitmiştim buralardan? İlk ne zaman kaçmıştım kendimden? Hangi korku, hangi öfke, hangi acı cesaret vermişti; bilinmezliğe varan bir yolculuğa tereddütsüz yelken açmama?
Daha önce hiç olmadığı bir kararlılıkla baş gösteriyordu karanlığa gömdüğüm yalanlarım. Soyacaklardı beni az sonra çırılçıplak kalıncaya dek, biliyordum.

“Güverteden unutulası sevgiliye el sallıyorum…”

Bendim değil mi bu sevgili? Unutulası mıydım sahiden? Neden değersiz kılmıştım geçmişimi? Beni ‘ben limanı’na terk edip, açık denizlerdeki başka bir ‘ben’e yelken açtıracak kadar güçlü olan şey, geçmişimin hangi anında yaşanmıştı?

“Ucu aleve sarılmış tütünle avutuyorum kendimi…”

Tütünümün bile gücü yetmeyecekti, bu haykırıştan beni kaçırmaya. Ucu aleve sarılmış tütünüm… Acılarımı yakıp duman gibi dağıtan sahte kimliğimdi, değil mi?

Ağlamıyordum artık. Ağlayamayacak kadar endişeli bir bekleyiş içindeydim. Eğer konuşursa… Petek bir cümle daha kurarsa kaçamayacaktım, hissediyordum.
Kahrolası şarkı bitip yeniden başlıyordu. Tüm bunların Petek’in planı olduğu gerçeğine inandırmaya başlamıştım kendimi. İçimdeki çarpışmaların sesini duyabiliyordum; karşı karşıyaydı terk ettiğim kimliğimle, zırh gibi kuşandığım kimliğim.
Taraf oldum en nihayet, güçlü zırhımın yanında saf tuttum.

“Kapat şu müziği Petek. İşimiz başımızdan aşkın. Daha fazla yayılıp kalmak istemiyorum bu dağınık evde. Hatta ne yapalım biliyor musun, şunların hepsini kucaklayıp çöp konteynerine götürelim sonra da gider bir yerde kahve…”

“Abla, oturur musun lütfen yerine. Beni bir kerecik dinler misin? Tamam, sakin ol, söz hepsini atacağız, eğer sonunda sen gerçekten atmak istersen. Ama önce ertelediğimiz şeyleri halledelim. Bak şimdi müziği kapatıyorum. Ama lütfen şuraya otur.”

Sakinlemiştim, zırh gibi kuşandığım kimliğim tatmin olmuştu aldığı cevaptan.
Petek tam müziği susturmak üzere hareket ettiğinde, nice zamandır suskun olan gerçek kimliğim, savaşı başlatan ilk mermi gibi saçtı ortalığa kelimelerini.
“Sen… Sen bu şarkının önemini nereden biliyorsun? En son dinlediğimizde henüz iki yaşında bile yoktun.”

Yüzüne dalga dalga yumuşak bir gülümseme yayılıyordu Petek’in. Çok kısık bir sesle sordu, “Hatırlıyor musun?”

Hatırlıyor muydum? Hatırlıyor muydum o kahrolası son geceyi? Hatırlıyor muydum sahiden o gece bu şarkı yüzünden yitirdiğim… yitirdiğim… YİTİRDİĞİM DİĞER YANIMI?
Titriyordum. Gözümün önünden yıllar önce terk ettiğim, hatta hiç kaçamayacağını umarak derinlere hapsettiğim kareler kopuk kopuk geçiyordu.

“Senin suçun değildi!” dedi Petek, sarılmak üzere kollarını uzatırken.
Büyük bir hışımla itekledim, “Bırak beni!”
Geçmişin kareleri can bulurken zihnimde, soluksuz ağlıyordum.

“Dilek,” dedi az sonra. Kalbime zehirli bir hançer gibi saplandı bu kelime. Sustum. Her şeyi öteledim zihnimde, yalnızca karanlık bir tünelin en ucuna, bu sihirli kelimenin yaydığı parlak beyaz ışığı oturttum. Sustu evren, her şey sustu. Parlak beyaz ışık yayılarak, karanlık tüneli doldurdu. Sisler arasında kımıldıyordu bir karaltı. Soğuktu her yer, her şey soğuktu. Bir el uzandı karaltıdan, küçük bir el. Yutkundum, yavaşça uzandım ben de ele. Hissediyordum yakalayınca ısınacaktı tüm bedenim, huzura erecekti yüreğim. Parmak uçlarımız değmek üzereyken, “Dilek’sin sen, lütfen hatırla!” diyen Petek’in sesiyle başlayan fırtına, zihnimdeki tüm güzellikleri kovdu. Ve yine zırh kimliğim gelip, baş köşeye oturdu.

“Ne saçmalıyorsun sen?” diye sordum dümdüz bir ses tonuyla.
“Abla lütfen yapma! Otuz yaşındasın ve ömrünün yirmi bir yılını yalan bir hayale sarılıp geçirdin. Bunun daha sürmesine izin vermek istemiyoruz. Dilek’sin sen Dilek!”
“Kes sesini Petek! Korkutuyorsun beni. Senin aklın başında mı?”
“Aklım almıyor, nasıl böyle bir oyun oynayabiliyorsun kendine? Korkmaktan bahsetme bana! Yıllar önce hakkındaki gerçeği öğrendiğim günden beri, asıl ben senden nasıl korktum bütün bir çocukluğum boyunca, bunu biliyor musun? Seni bebekliğinden beri tanıyanlara bile kendini, “Ben İpek,” diye tanıtınca, nasıl utandım, kendimi nasıl çaresiz hissettim sen biliyor musun? Bir ablam var sanırken onun acizliğini, zavallılığını, güçsüzlüğünü çok erken yaşta fark edip, ona ne büyük bir hayal kırıklığıyla ablalık yapmaya çalıştım sen biliyor musun?”

Hıçkırıkları durmaksızın ağlıyordu Petek. Bense duyduklarımı anlamaya çalışıyor, yıkık dökük ruhumun tutunacağı bir dal bulmaya çalışıyordum haklılığımı ispatlayabilmek uğruna. Ama düşünmeme fırsat vermeyecek kadar hızla tüketiyordu cümlelerini.
“Ailemin sır küpü oldum, destekçisi oldum! En ihtiyacım olan günlerde bile şefkatlerini sana harcasınlar diye güçlü oldum! Çocukluğumu bir kalemde silip, olgun bir birey oldum, sen biliyor musun peki bunları? Ömrümün kaç gecesini yastığa gömülüp ağlayarak tükettim senin haberin var mı? Beni de sürükledin! Annemi, babamı… Hepimizi kurduğun koca bir yalanın peşinden sürükleyip, mahvettin! Hah, şimdi bu döküntülerden bazılarına bakıp, “Bunlar da benim,” diyorsun değil mi? Biliyor musun sen ölüsün! Yedi yaşında öldürdün kendini, önünde upuzun güzel yıllar varken, bir kalemde sildin hepsini! Mutlu oldun mu peki ha? Yaşayabiliyor musun böyle yalan kimlikle mutlulukla, huzurla? Zavallı annemin babamın acılarını iki katına çıkarttın. Onlar aynı gün yalnız İpek’i değil, Dilek’i de kaybettiler!”

Nefes alamıyordum. Yüreğime yeniden zehirli hançerler saplanıyordu. İçimdeki sesler Petek’in bir an önce susması için yalvarıyordu. Hâlbuki dilimden yalnız, “Ben İpek’im!” dökülüyordu.

“İpek’sin demek? Şaşıyorum sana! Şu komikliğe bak, lise yıllığına bile adını İpek Erdem diye yazdırmışsın. Bütün resmi kayıtlarda adın Dilek olarak görünüyor. Sadece bunu dikkate alarak sana Dilek diye seslenenlere dönüp bakmıyorsun. Ardından hep aynı yalan, ‘Pardon hep İpek olarak çağrıldığım için dikkate almamışım. Bilirsiniz işte nüfus memurları hatası. Ama ailem kimlikte yazılan ismimi önemsememiş ve beni hep arzuladıkları isimle çağırmışlar. Buyurun ne istemiştiniz?’ Hah!”
Koliden savrulmuş eşyaları yoklamaya devam ediyordu Petek.
“Aman ne iyi, annemin bahsettiği fotoğrafı da bulmuşsun. Onlarla bugünü plânlarken, tembih etmişti bana bu fotoğrafı gözünün önünden ayırmamam için. Ha bu arada, eminim artık anlamışsındır; bugün, otuz yaşını doldurmana birkaç gün kala, annem ve babamla oynadığımız bir oyun nedeniyle buradasın. Üzgünüm, böyle çarçabuk ve sert bir geçiş yapmak istemezdim ama buna beni sen zorladın. Artık benim de ailenin küçük çocuğu olarak hak ettiğim ilgiyi görme isteğim, her şeyin plânladığımız gibi gitmesine engel oldu. A tabii sen hâlâ arkadaşlarının yemekten zehirlendiğini sanıyorsun değil mi? Hastanede gördün mü onları? Hayır! Peki Elif? A tabii tabii, onun da işi çıkmıştı değil mi? Annemle babam da ne hikmetse bu dağınıklıkta duramayıp, tatile çıkmışlardı Allah bilir! Emin ol öyle. Şu an benim evimin balkonunda bizden gelecek telefonu bekliyorlar endişe içinde, biliyor musun?
Söyler misin abla, bütün bunlar sana bir şey ifade ediyor mu?”

Kalan son gücümle, Petek’in az önce eline aldığı fotoğrafı çekip, “Ben İpek’im! Bak, işte buradayım!” diye işaret etmiştim kısa kâküllü küçük kızı.
Gözlerime kilitlenip uzunca bir süre sessiz kaldı Petek ve ardından son kurşunu sıktı, “Bu İpek, yani ikizin. Sen Dilek’sin. Aysel, Rabia, Duygu… Hepsi İpek’in ortaokul arkadaşları… İpek öldü! Bu fotoğrafı çektirdikleri yaz öldü. Bir ölümün varlığını kabul ettin ama niyedir bilinmez bunu şu fotoğraftaki zavallı Rabia’ya yorumladın. İpek anlatmış, kötü bir babası varmış ve hep döver miymiş neymiş. Bir gün anneme söylemiş, sen de duymuşsun. İpek öldükten sonra bu fotoğrafı elinden bırakmayıp, herkese Rabia’nın trafik kazasında öldüğü yalanını okumuşsun. Kaldırmış annem en sonunda. Kendi acısı yetmezmiş gibi bir de sen katmerliyormuşsun çünkü acısını. Henüz göremedim ama annem bir de saatten bahsetti. Ah işte kolundaymış, takmışsın bile. Hiçbir şey ifade etmedi mi bu sana? Anneannem vermiş onu, ben de yanındaymışım ama hatırlamıyorum. Hem o zamanlar senin yalan dünyanı bilmiyordum. Uyduruktan bir saat… Ama belki sana bir şey hatırlatır diye onu yirmi dört geçe durdurulmuş bir saat. Bir de ‘gerçekleşmesini dilediğin bir şey olursa, tak,’ demiş anneannem. Yani kendine dönmek istediğinde bu saate bak ve hatırla tüm olanları, kabullen demek istemiş. Belki bir faydası olur diye annem onu da bu kolinin üstüne koymuş sana bu oyunu tezgâhlarken. O gün, yani İpek’in öldüğü gün sen kendini kaybetmiş bir biçimde yalnız, “Saat onu yirmi dört geçiyor,” diye sayıklıyormuşsun. Hani annemler büyük gürültüyü duyup koşarak üst kata, İpek’le bulunduğunuz balkona geldiğinde. Senin suçun değildi Dilek. Bunu herkes biliyor. Sen de bil artık, lütfen. Balkonun ahşap korkulukları çürümüş. Ah canım babam, zaten o günden sonra kendini ahşap işçiliğine adamış. Hatırla Dilek, aşağıda salonda annemle babamın evlilik yıldönümünü kutluyormuşuz. Sway… Yine o özel şarkıda dans ediyorlarmış. Siz İpek’le babamın annemi dans sonunda belinden tutup koluna yatırdığını ve annemin düşmediğini görüp heyecanla alkışlamışsınız. Sonrasını bilemiyoruz ama olaydan birkaç gün sonra bir gün, kısacık bir kendini kaybetme anında ağzından kaçırmışsın yukarıda onları. Onların hareketlerini taklit etmeye çalışıyormuşsunuz. Size kadar yükselen müziğin ritmine kendinizi kaptırıp balkona taşmışsınız ve o kola yatırma hareketinde… İpek… Çürükmüş ahşap korkuluklar! Senin suçun değildi! Saat tam onu yirmi dört geçe…”


* * *
O günü kimi zaman baygın, kimi zaman olanca gücümle ağlayarak, kimi zaman suskun, kimi zamansa Dilek kimliğime dönmenin iç huzuru ve boşluğuyla derbeder bir halde, annemlerin evinde geçirdim. Petek yanımdan hiç ayrılmadı. Ablalık rolünü o gün de bırakmadı, en ihtiyacım olan günde. Petek’ten, annemden, babamdan, kendimden, herkesten ve her şeyden özürler dileyerek dirildiğim buruk anlardan birinde, gözüme postacının babama getirdiği zarf ilişmişti. “Bu da oyununuzun bir parçası mı?” diye sormuştum hemen Petek’e zarfı işaret ederek. Önce anlamsızca masanın köşesine iliştirdiğim zarfa baktı ve sonra sıcacık gülümsedi, “Hatırlıyor musun?” Bir şeyler hatırlıyordum ama artık hatırladıklarımdan ne kadarı bana ait ne kadarı değil, ayrımsayamıyordum. “Yani oyununuzun parçası, öyle mi?”
“Hayır,” dedi, görmeyi özlediğim o cin gülüşü dudak kıvrımlarına yayarken, “Ama benim aklıma nefis bir anı geldi sen zarf deyince.”
O gün postacıyı gördüğümde yarım yamalak hatırladığım bir anımızı, Petek bugünmüş kadar detaylarıyla hatırlayıp anlatınca, ilk kahkahalarımız salmıştık ortalığa. Postacı zarfı getirdiğinde bir süre aklımı zarftan uzaklaştırmak için oyalanmış, ancak merakımı yenemeyince yırtıp açmıştım. Hâlâ ne anlama geldiğini bilmediğim bir şeyler yazılı olan kâğıtlar vardı içinde. Ancak zarfı yırtarken içindekiler de zarar görmüştü ve bunu annemle babama nasıl söyleyeceğimi korkuyla düşündüğüm sırada Petek’le girmişti annem içeriye. İlkokul sondaydı o zamanlar Petek ama okula annem götürür, annem getirirdi. İkisini karşımda görünce korkunç bir suçlulukla zarfı Petek’in eline tutuşturmuş ve hızla çekmiştim. Ve sonra anneme dönüp, tam kendisine vermek üzereyken Petek’in zarfa atladığını ve geri çekerken yırtıldığı yalanını uyduruvermiştim. Çok ağlamış, inkâr etmişti Petek. Gerçi annem değersiz kâğıtlarla dolu zarfın yırtılmasını bizim kadar önemsememiş ve kavgamıza karışmamıştı bile. Ama Petek bunu unutmamış, iki yıl sonra girdiğim üniversite sınavı sonunda gelen cevap kâğıdımı yırtarak öcünü almıştı. Gülüşüp, sarıldık Petek’le. Kara kuzum… İpek niyetine de olsa ben senin hep ablandım…

Geçmiş nedir? Nerededir? Artık biliyordum. Benim için geçmiş, yaraların saklandığı süslü bir sandığın içindeydi. Yapmam gereken o sandığı gömdüğüm derinliklerden çıkartıp, gerçeklere küf gibi işlemiş yalanlardan kurtularak, hatalarımı telafi etmeye çalışmaktı.
Ben Dilek’tim, Dilek… Her şeye başlayacağım yer işte burasıydı.



70 yorum:

ebru dedi ki...

sanırım bu durumda öykünün sonunu yazmam gerekiyor, şimdi iyice panikledim işte:-)

banadair_berrin dedi ki...

atölyemiz hayırlı olsun :)
demek devamını ben getırecegım..en kısa surede yazmaya calısacagım..
sevgıler..

hislerim ve ben dedi ki...

hayırlısı olsun arkadaşlar

TuBiKKo dedi ki...

ben tam olarak anladığımdan emin olmak için bişey sormak istiyorum.Bu öykü tamlama çalışması hep bu yazdığın on kişi arasında mı dönecek.Yani her öykü bu on kişi arasındaki sıraya göre mi dönecek? yoksa düşündüğünüz başka bişey var mı?Yani ne bileyim her yeni öyküde farklı bir on kişi gibi...Bunu öğrenmek için sormak istedim.Başka sorum yok sayın hakim ( Ay nedense bilmiyorum böyle diyesim geldi filmlerdeki gibi :) )

Geveze Kalem dedi ki...

Tubacığım, daha önce de bahsettiğim gibi öykü tamamlama çok kişiye açılabilecek bir çalışma şekli değil. Yani bu zor ve sıkıcı bir çalışma olurdu, öykü bir türlü bitmezdi vs. Bu kişiler şimdilik devam edeceğimiz kişiler olacak. Açıkçası burada al gülüm-ver gülüm bir çalışma şekli olmayacak, herkes yazılara 'güzel'den başka sözler sarfetmek durumunda kalacak. Aklımızdan geçirdiğimiz doğruyu birbirimizi kırma endişesiyle kendimize saklamayacağız, yazacağız uluorta. Yani böyle bir çalışma şeklinde ayrılanlar olur mu bilmem.:) Ayrılanlar olursa yerini doldururuz o zaman belki.:) Bir de bu ilk öyküden sonra bazı kelime oyuncularına sırayla konuk yazarlık verebileceğimizi düşünmüştük. Ama dediğim gibi, denemeden bir şey belli olmayacak gibi.:)

etki alanı dedi ki...

Büük bir adım!
Yenilikler her zaman hoşuma gitmiştir..Çabanızı ve ortaya çıkardığınız bu gelişme için sizi kutluyorum ve çok gerekliydi...böylesine güzel bir üçlü ortaya çıkarmak biraz kıvrak bir zeka ve emek ister...Güzel bir sürpriz oldu bana...Araştırmacı gazeteci gibi hissettirdiniz kendinizi..Muhteşem bir performans...
İkinizi de yürekten kutluyorum...
Tamamlama da 10 kişi olması çok iyi olmuş...Önce şöyle bir durdum,ama düşününce hak verdim..Çünkü hepimiz aynı anda yetiştiremeyiz..3 seçenek sunmanız çok hoş,daha fazla zaman geçirebileceğimiz bir aktivite olacak..Aynı zamanda bizi geliştirecek...Bakalım zaman ne gösterecek...Ve biliyorum ki adından söz edilecek bir dergi geliyor...Daha fazla reklam alınabilir..Ya da hepimiz belli bir aidat ödeyebiliriz...Bunun daha sonra bize dönüşünün muhteşem olacağını düşünüyorum...Ve eminim..
Hepimiz birer yazar...
Ne dersiniz sevgili editörlerim?
Kocaman sevgiler...

Geveze Kalem dedi ki...

Tütücüğüm, teşekkür ederiz beğenilerin için. Şimdilik üç farklı çalışma sürdürüyorsak da sonrasında yenilikler devam edecektir. Sizler bizlerin heyecanına ortak olduğunuz sürece, her şeyin gelişerek devam edeceğine inanıyorum.

İleride bir gün, "artık yayımlamaya hazırız," dediğimizde, tüm çalışmaları hallaç edip, iyileri ayıklayıp, üstüne bir de ehil kişilerin eleştrisine sunduktan sonra 'Öykü Atölyesi-Blog Öyküleri' adıyla kitaplaştırabiliriz umarım. Kolay bir süreç olmayacaktır ama zaten öncelikli amacımız burada mümkün olduğunca çok gelişme gösterebilmek olacaktır.
Bazı fikirlerimiz var ama süprizi bozulmasın, açmayayım şimdi.;-)
Sevgiler...

banadair_berrin dedi ki...

oykunun devamını maıl adresınıze yolladım..gerısı gelecek dıye fazla uzun tutmadım :)

banadair_berrin dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
Geveze Kalem dedi ki...

Sevgili Berrin, öncelikle eline sağlık, ilk adımı seninle atmış olduk. Bu ilk adım öykü girişinden sonra en önemli adımdır. Sonrasının layığıyla kotarılabilmesi bu adıma bağlı çünkü. Sana maille bir detayı sormuştum ancak cevabını bekleyemeden heyecanla hemen eklemek istedim devamını. Sen bir göz atarsın, sakınca görüyorsan yeniden düzenler gönderirsin ve ben de eklerim. Gelelim yorumlarıma.

Rabia’nın, sarhoş bir şöförün yaptığı trafik kazasında hayatını kaybettiği belli. Ancak paragrafın devamında baba faktörü olayı açıklama yapılmaksızın karmaşıklaştırıyor. Yani, evet, şöförden nefret etmesi anlaşılabiliyor ama ondan ziyade tokat atan babadan neden nefret ediliyor? Ölümüyle nasıl bir bağlantısı var? Tekrar tekrar okuduğumda, o tokattan sonra Rabia’nın kendini hızla yollara savurduğunu ve bir arabanın altında kalarak can verdiğini anlıyorum. (Ya da hayal ediyorum.) Fakat bana göre babanın etkisi daha net vurgulanmalı. Neden sebepsiz tokat attığı anlaşılmıyor. Eğer bu mesele olay örgüsünün devamında ortaya çıkacaksa, ardından neden hemen kol saatine ve/veya postacıya konu getiriliyor? Bence bir ölüm için iki ayrı neden gereksiz vurgulanmış; babasına kızıp herhangi bir aracın altında kalabilirdi ya da babası hiç olaya dahil olmadan sarhoş şöförün neden olduğu belirtilebilirdi.

Devamında, kol saati anlatılırken yaşanılan hayat içerisinde çocukların varlığı belirtiliyor. Ben mi yanlış algılıyorum bilmiyorum ama öykü girişinden kadının çocuğa bile vakit ayırmayacak kadar iş ve sosyal hayatla meşgul olduğunu düşünmüştüm.

Onu yirmi dört geçe esprisi iyi ki vurgulanmış. Bence öykü bitiminde bu cümlenin ağırlık kazandığı bir son yazılabilir. Ya da en azından ben okuyucu olarak, arada değersiz gibi görünen kısa bir cümlenin, aslında çok önemli kilit cümle olduğunu görmekten memnunluk duyarım. Ama şunu da belirtmeden geçemeyeceğim, Yıldız Yağmurları’nın bıraktığı noktadan itibaren, okuyucu işlerin sarpa saracağını (ya da başka deyişle gelişeceğini ve karışacağını) tahmin ediyor. Bunun devamında tek bir olayın öyküye hakim olması gerekir. Şimdi Rabia’nın ölümü iyi güzel. (Hey Allah’ım yaa, ben ne diyorum? :P) Ama ardından sanki ondan daha mühimmiş gibi başka olaylara geçiliyor; kol saati, postacı… Eğer Yıldız Yağmurları bıraktığı yerde ‘sürpriz’ kelimesini kullanmamış olsaydı, olayın çetrefilleşeceği yerin o bahsi geçen sürpriz olduğunu düşünmeyecektik, hâlâ kolidekileri sakin sakin boşalttığını sanabilirdik ve senin örneklerin ‘herhangi’ örnekler olarak algılanabilirdi. Ama bana göre heyecan dengesi tam başlayacağı yerde başka bir süprizin çıkmasıyla bozuluyor.

Ve son olarak postacıya, “Hayda!” demek istiyorum.:) Doğrusu merak ediyorum ne getirdiğini. Hatta Ali Erdem benim anladığım kadarıyla babası mı, onu da merak ediyorum. Eh, devamını Çay Kaçığı yazınca öğreneceğiz herhalde.:)

Tüm bunların benim okuyucu gözüyle yaptığım yorumlar olduğunu da tekrar belirtmek istiyorum. Bakalım herkes neler diyecek.
Teşekkürler ve sevgiler…

banadair_berrin dedi ki...

aslında elestırıler yerınde :)
ama rabıanın ölumune fazla detaylı gırmek ıstemedım..oyku tamamen o yone kayacaktı cunku..sarhos sofor yuzunden öldü rabıa ama ıpek rabıanın babasından ona tokat attıgı ıcın daha cok nefret edıyor..

kadının cocugu olması sorunsa cıkartabılırız cocukları, cocukta yaparım karıyerde dıyenlerden yaptım sanırım ben :)

postacıya gelınce sanırım duraganlıgı sevmedıgım ıcın gecıste aksıyon olsun ıstedım :)
fazla dalgalanma oluyorsa onuda cıkartalım ve yıllıga bakarken kalsın orada :)

fikriminincegülü dedi ki...

Evvelki yıl, babasından yediği tokadı hazmedemeyip, kendini asan 16 yaşındaki delikanlı geldi şimdi aklıma. Çok acıydı, çok. Anne perişan oldu. Hala tedavi görüyor. Baba o günden beri hiç kimseyle görüşmüyor. Yani bu tokat önemli bir ayrıntı olabilir. Hani tokadı yedikten sonra, koşarak caddeye fırlamış, sonra da o sarhoş şoförün kurbanı olmuş olabilir. (Ya böyle yorum yapmak da zor. Bir gencin ölümü üzerine yani.)Bunun üzerine de gidilebilir diye düşünüyorum. Diğer detayları kısa geçip, bu konuyu sorgulamak acı ama daha etkili olabilir bence.

Çocuklar göndermeyin bir yere. Çocuksuz olur mu hiç?:)

Postacı ne getirmiş olabilir diye meraktayım. Hatta kendi kendime tahminler yürütüyorum bir okuyucu olarak. Bakalım Çay Kaşığı yazınca öğreneceğiz hep beraber.:)

Ellerine sağlık Sevgili Berrin.

Ve tabii Sevgili Dilek'in de ellerine sağlık. Ayrıca da sesini, soluğunu özledik yahu.:)

Geveze Kalem dedi ki...

İncegül, Dilek'le sık sık haberleşip, yaptıklarımızdan bahsediyorum. O da katılmak için sabırsızlanıyor. Ama büyük bir ihtimalle haftaya gelecektir.:)

Sevgili Berrin, yeterli düzeyde eleştri almadan değişikliğe gitmeyelim bence. Hem belki bazı detaylar diğer yazacak kişilerin hoşuna gidecektir. Ama ben fikrimin hâlâ arkasındayım; neden bir ölüm için iki farklı ölüm nedeni seçilmiş? Eğer babasının attığı tokadın, öykünün sonrasında önemli bir değer kazanacağını düşünüyorsak, trafik kazasını yapan şöförün sarhoş olmasının manası ne?

Neyse, eleştrileri okuyacağız daha...;-)

banadair_berrin dedi ki...

günaydın :)
fıkrımınınce gulu tesekkur ederım yorumun ıcın :)

ıkı ayrı ölüm nedenı yok aslında, sarhos bır surucu nun carpmasıyla öldü rabıa, ama rabıa gıbı sessız ve masum bır kıza sebepsız atılan tokat sarhos surucuden daha cok tokadı atan babasına ofke duymasına neden olmus ıpekın..burda rabıanın mutsuz bır aılenın cocugu oldugu durumunu ortaya koymak ıstedım ki ıpegın sevgı dolu aılesı vurgulansın dıye :)

not: amma yazdım dünyayı kurtaracak gıbı :)))

banadair_berrin dedi ki...

ama okuyunca sızın soyledıgınız gıbıde yorumlanabılıyor..eger rabıanın olumunu vurgulamak ustune gıtmek ıstersek kapıyı calan postacı degıl yaslı bır kadın olsun..belkı rabıanın annesıdır :)belkı düğüm cozulur.
akıs bozuluyorsa tokat ve sarhos sofor paragrafında orayı degıstırırız.

ebru dedi ki...

bence kapıyı çalanın rabianın annesi olması iyi olmaz, yani nereden bilecek orada olduğunu ve yıllar sonra nasıl gelecek falan??
postacı daha iyi, ya da yıllığa bakarken de bırakılabilir postacı hiç kapıyı çalmadan.
babanın tokadı biraz havada asılı ama mutsuz bir aile anlatılmak istenmişse kalabilir elbet.. kol saati bölümü benim çok hoşuma gitti, hiç kullanılmamaış olması aslında kızı bvefaız göstermiş sanki.. neyse, sıramı beklerken yorumlarla katılmaktan memnuniyet duyacağım...

FZ dedi ki...

Merhabalar arkadaşlar, ilk öykümüz hayırlı olsun :)

Benim de iki bölüm arasında ilk aklıma takılan, ilk bölümde kadının çocuksuz olma fikrinin yoğunlaşması okuyucu üzerinde, ikinci bölümde çocuklardan bahsedilmesi. Diğeri de Rabianın ölümüyle ilgili biraz daha detay verilebileceği. Örneğin, o babasından yediği tokatın nedeni üzerine geçmişe dönük bir anı yazılabilirdi. Rabia konusu biraz daha uzatılıp ,postacıya ordan geçilebilirdi diye düşünüyorum. Ali Erdem baba gibi görünüyor ,nedense postacının getirdiği mektubunda, hani bir ara 20 yıl sonrasına mektup yaz kampanyası vardı ya o şekilde yazılmış bir mektup olabileceğini düşündüm :)Gümüş saatteki onu yirdört geçmesi bir gülümseme ve merak uyandırdı yüzümde, bunun vurgulanmış olması ileriki bölümde ele alınabilir...

İlk öyküdeki yorumum bu haftaki okulda, anneler günü ve trafik haftası ve müfettiş telaşıyla gecikti bundan sonraki kısımda etkin olarak katılabileceğimi umuyorum. Herkese sevgiler

Geveze Kalem dedi ki...

Merhaba arkadaşlar, Berrin öykünün kendine düşen kısmını, eleştrileri de dikkate alarak tekrar düzenlemiş ve ben de yeni halini ekledim.

Açıkçası ben bu halini tamam gördüm, sizler de yeniden son haline göre değerlendirirsiniz.

Bu arada Çay Kaçığı devamını yazmaya başlayabilirsin herhalde, ne dersin?

Ha, bir şey daha; ben Berrin'e ve Çay Kaçığı'na sormadan mail adreslerini yorum geri bildirim listesine ekledim. Sakınca görüyorsanız silebilirim.
(Fz, seninki de tamam.;-))

Sevgiler...

çaykaçığı dedi ki...

Merhaba arkadaşlar, öncelikle heyecanıma yenik düşerek şunu belirtmek istiyorum ki sakın değişiklik yapmayın, okur okumaz aklımda bir şeyler belirdi. Babanın tokadının bana ölümle bir ilgisi varmış gibi geldi yorumları okumadan önce ve bence böyle daha heyecanlı olacak gibi.

Her ayrıntıyı fark ettim, kafamda canlandılar ve neler olduğunu anlatmaya başladılar bile karakterler.

Şimdi bütün ayrıntıları tek tek yazıp "az sonraaa" demek vardı ama o zaman heyecanı kalmaz. Bakalım ben hangi ayrıntılara takmışım? Çayı demledim, başlıyorum yazmaya :)

çaykaçığı dedi ki...

Yazdım öykünün devamını. Bakalım neler olmuş! :P

"Göz" dedi ki...

Bir İstanbul'a gittim geldim dünya yerinden oynamış blog camiasında!
Ben daha öykü atölyesinin aktif hale geçtiğinden bile haberdar değilken, sıra 3. katılımcıya gelmiş.
Şaşakaldım!

Öykümüz ne güzel başlamış, ellerinize sağlık Dilek ve Berrin.
Sema'nın yorumunu okurken eleştirinin önemini kavradım, benim için ders gibi oldu bu yorum işi:)
Sanırım çaykaçığı'nın isteği üzerine Berrin'in yazdığı kısımda yapılan değişiklik bloga yansımadı.
Ben ilk kez şimdi okuduğum için böyle anladım.
Sema o kadar detaylı ve özenli bir analizde bulunmuş ki, bana söyleyecek pek bir şey kalmadı.
İlk okuyuşumda Berrin'in sona doğru ortaya dökmüş oldukları biraz fazla görünmüştü bana da, ancak çaykaşığı'nın da belirttiği gibi, belki de öykünün serim kısmında verilen bu donelerle hoş bir düğüm ve devamında da bir çözüm bölümü çıkartabiliriz.
Açıkçası biraz ürktüm, ama ayağım yerden kesilmeden derinlerde yüzmenin nasıl bir şey olduğunu anlayamayacağıma göre; panikleyip batıp çıksam da, su yutsam da ben varım!
Ama beklentinizi yüksek tutmazsanız sevinirim, ve kendimi daha rahat hissederim. Sizler gibi stilli yüzebilmem için çok fırın ekmek yemem gerek:)

Kaleminize kuvvet kızlar...

Göz

P.S. Semacığım minik bir ricam olacak senden; benim için "Umuma Açık Çiziktirikler" yerine "Göz"ü kullanabilir misin?

"Göz" dedi ki...

Ve ben biraz önce yolladığım yorumu yazarken sevgili çaykaçığı kendi bölümünü bitirmiş bile!
Bu aralar ben mi fazla ağırkanlıyım yoksa dünya mı hızlı dönmeye başladı?

Hüzünbaz dedi ki...

Merhaba;
atölyeye henüz bakma fırsatı bulmuşken dumanı üstünde bir öykü girişiyle göz göze gelmek çok heyecan verici..Bu öyküye lezzet verenlerin, verecek olanların arasında olmak da ayrıca çok özel mi güzel mi? ne demeliyim karar veremedim:)Aslında korkutucu da geldi!Hazırlayacak olduğum yazı gelişme bölümünde olacağından çok memnun olmuştum ki Geveze Kalem'in ardı sıra yazacak olduğumu öğrenince korktum:))Ortaya çıkacak olanın iyi olacağına şimdiden eminim..

Sevgilerimle..

Geveze Kalem dedi ki...

Arkadaşlar, çok kısıtlı vaktim nedeniyle kısacık bir şey yazıp çıkacağım ancak gece dönüp hem öykünün geri kalanını hem de yorumlarımı ekleyeceğim.
Sadece bilmenizi istedim ki Berrin öykünün bütününü değiştirmiş falan değil. Eleştrilerimizi dikkate alarak bazı noktalara açıklık getirdi. Dilerseniz önceki halini de yorum hanesine ekleyebilirim ve kıyas yapma şansınız olur.

Ben öykünün devamını okuyan kişi olarak, öykünün varacağı yeri düşününce heyecanlandım.:) Ama bana kısacık bir müsade, döneceğim birkaç saat içinde.;-)
Sevgiler...

FZ dedi ki...

merakla bekliyoruz :)

Geveze Kalem dedi ki...

Çay Kaçığı'nın yazdığı devamı ekledim ama bu kez ilk ben yapmayacağım yorumu.:)
Halbu ki söyleyecek şeylerim var ve nasıl becereceğim bilmiyorum ama sizlerden biri yorum yapıncaya kadar tutacağım dilimi.:))

Bu arada çok zor bir işe soyunduğumuzu belirtmeliyim. Ama pişmek için ideal bir çalışma olacak bence bu.;-)

Daha önce maillerde sizlerle paylaştığım düşüncelerimi buraya da eklemek istiyorum:
"(...)Kaldı ki bu ilk öykü, deneme yapıyoruz bir nevi, taşlar bu denemelerle yerine oturmaya başlayacak ve birbirimizin ne demek istediğini, ne beklediğini bu deneme öyküleriyle anlayacağız.(...)
Öykü bitmeden eleştirme meselesi benim de kafamı karıştırıyor. Sanki eleştirirken, sonraki yazacak kişilerin hayal gücünü kısıtlıyormuşuz gibi geliyor bana. Ama diğer türlü de çok geç olacak. Mesela bana göre Berrin'in bölümü şimdi toparlanmış görünüyor. Öykü bitiminde de törpüleyeceğiz tabii, gerekiyorsa.(...)

Bir de şunu belirtmek istiyorum; bir öyküde payımız olacak diye uzun bir yazı ya da süpriz çıkışlar eklemek durumunda değiliz hepimiz. Kimi zaman tek cümleyle bile eşlik edebiliriz. Zaten bir süreden sonra,devamını yazacak kişinin, kokusunu iyice salmış öyküye nasıl yön vereceğini tahmin edecek ve o yönü kuvvetlendirecek cümleler eklemeye başlayacağız. Yani öyle umuyorum.;-)(...)

FZ dedi ki...

Sıra bende ya iyice afalladım çay kaşığının yazısını okuyunca, panikledim de biraz, nasıl devam ettireceğimi düşünmeden önce tüm eleştriler yapılsın belki de berrininki gibi yeni şeklini bulsun istiyorum.
İlk eleştri benden mi olsun, ben geçmişte yaşadıklarını anlattığı bölüm ile şimdiki zamanki yaşananlar arasındaki geçişleri çok net ayırt edemedim sanki.
Bir de zarfın içinden ne çıkıyor? orda kopuyor mu o kısım?

çaykaçığı dedi ki...

Sevgili fz, zarfın içindekini senin çıkarman için gizli tuttum. Tüm taşları ben oynatmak istemedim, biraz merak kalsın okuyucuya her bölümde... :)

Geveze Kalem dedi ki...

Sevgili Çay Kaçığı,
Birkaç ufak detay gözüme çarpıyor ama onlar çok mühim değil, yani öykü bütünlüğünü etkilemekten çok cümle yapılarına yönelik detaylar. Şimdi söylemeyeceğim onları. Ama kafamı en çok karıştıran paragraflar arasında kullandığın zaman dilimlerinin birbirine geçiyor olması. Mesela;
"(...)20 Aralık’tı. Soğuktu hava, çok soğuk. Buz kesmişti yerler. Israrla Rabia’yı arıyorum. Evde yok. Bir süre sonra telefona kimse cevap vermemeye başlıyor. Neler oluyor? Biran önce sabah olsun istiyorum, sabah olsun ve onu iyi göreyim. Belki hastaneye kaldırılmıştı ya da babasıydı yine. Uyudum, bir an önce sabah olsun diye.(...)
Bu paragraf di'li geçmiş zaman anlatımıyla başlıyor; 20 aralıktı, soğuktu vs... Ama sonra, "evde yok," "sabah olsun istiyorum," gibi söz gurupları şimdiki zamanda dile getiriliyor. Ve yine di'li geçmiş zaman dönülüyor. Aslında hikayenin bütününde bunu sıklıkla görüyoruz. Sanırım FZ'nin de bahsettiği geçişlerdeki anlaşılmazlık buradan kaynaklanıyor. Mesela o paragrafı örnek vermişken ben şöyle yazardım:

"20 Aralık’tı. Soğuktu hava, çok soğuk. Buz kesmişti yerler.(Bu arada buz kesmek, çok üşümek anlamında kullanılır, yani canlıların etkilendiği bir biçimdir. Eğer bunu cansız varlıklar üzerinde kullanmak istiyorsak 'buz tutmak' veya benzeri şekilde kullanmamız daha yerinde olurdu kanımca.) Israrla Rabia’yı arıyordum. Evde yoktu. Bir süre sonra da telefona kimse cevap vermemeye başlamıştı. Neler oluyordu? Biran önce sabah olsun istiyordum, sabah olsun ve onu iyi göreyim. Belki hastaneye kaldırılmıştı ya da babasıydı yine. Uyudum, bir an önce sabah olsun diye.

Doğru ifade edip edemediğimden emin değilim. Umarım anlaşılıyordur eleştirdiğim nokta.
Sevgiler...

ebru dedi ki...

ben saate takıldım bu defa, hiç kullanmamıştı ama şimdi kolundayken durduruyor. baştaki o hiç takmamıştım koluma kısmını değiştirelim derim. öykü şu haliyle rabia'ya odaklanmış görünüyor bana kalırsa. aslında geçişler biraz kafamı karıştırdı sanırım, yani postacı şimdiki zamanda (anladığım kadarı ile) ali erdem'in evi mi diye soruyor ve bu ipek'i geçmişe döndürüyor eskileri hatırlamaya başlıyor. sonra şimdiye döndüğümüzde postacıya ilişkin bir ayrıntı yok, ipek elinden yıllığı bırakıp mutfağa gidiyor.. burada bir kopukluk var gibi, geçiş biraz daha belirginleştirilmeli..
evet, uzman öykü eleştirmeni ebru'yu okudunuz:-)))

FZ dedi ki...

Ben devamını yazmak için eleştrilierin sonunu bekleyeceğim değil mi şimdi :) (paniklemiş fz)

Geveze Kalem dedi ki...

Aaa Ebrucuğum harikasın. Valla o kadar önemli iki detaydan bahsediyorsun ki? Üstüne ben yenilerini de ekleyeceğim.

Bir kere Rabia 20 Aralık'ta ölemez çünkü Berrin'in anlatımına göre anneannesi İpek'e saati Rabia'nın öldüğü yaz veriyor. Yani Rabia yazın öldü ve anneannesi ölümünden sonra verdi saati. Saati o zaman durdurmuş olamaz. Aslında saatin Rabia'nın ölümüyle de pek alakası olamaz gibi görünüyor.

Ayrıca gerçekten postacıya ne oldu? Kapıda, İpek'in çay demleyip içmesini mi bekliyor?:) Bence de geçişler netleştirilmeli; postacıdan ne aldı, onu nereye koydu, açmak istedi mi yine, ve neden sonra çay demlemeye gitti falan...
Evet, uzman öykü eleştirmeni ebrunun çırağını okudunuz.:P

FZ, sen şimdi bir şey yazma, Çay Kaçığı bazı düzeltmeler yapacaktır mutlaka, ona göre devam edersin. Hem ayrıca daha eleştirelim bence, başka şeyler de gözümüze çarpabilir.;-)

banadair_berrin dedi ki...

günaydın..

caykacıgının yazısı ve yorumlar uzerıne yorumlarımı yapacagım :)

20 aralıkta ölmesı mümkün gorunmuyor, yaz tatılının basında öldü cunku..babasının hem uzulup hemde ona vurması (bırde kanserlı haldeyken) cok acımasız geldı bana..kanser olması ekstra bır durum olmus..

benım yazımda saatı hıc takmadıgı yazıyor, bu kısmı cıkartırsam yazımın butunlugu bozulmus olur..tamamlanan kısma tekrar tekrar gerı donersek corap sokugune dönebılır..bıtıren kısının yazısına cok gerekemdıkce dönulmemesı gerektıgını dusunuyorum..ısın ıcınden cıkamayız..

gecmıs ve bugun havası yaratmak hoş olus..ama sızlerınde soyledıgı gıbı kopukluklar var.. ve zarfı cok merak etemsın ıpek :) netıcede babasına gelmıs bı zarf..

sonuc olarak rabıanın ölum zamanı saatın kola takılmaması ve postacının gecıslerı tekrar ele alınmalı gıbı geldı bana..

sevgıler..

Geveze Kalem dedi ki...

Yaa arkadaşlar ben panik haldeyim.:)
Bir şeyler ters gidiyor apaçık. Öykü girişinden son derece kopulmuş bence.
Öykü, İpek'in iş ve sosyal yaşamla ne kadar meşgul olduğunun anlatımıyla başlıyor. Ailesine vakit ayıramıyor. Ve tesadüfen iptal olan programları sonucu, annesinin isteğine cevap verip kolileri ayıklamaya mecbur kalınca, yaşantısını sorgulamaya başladığını ve aklındaki geçmiş kavramının revize edecek ruh durumları yaşayacağını tahmin ediyoruz. Çünkü ilk paragraf 'geçmiş nedir' diye başlıyor.
Biz neler yaptık; olaya binbir türlü entrika ekledik ve öykü ilk halinden, sade anlatımından, belli noktalara yapılan vurgulardan koptu.
Dizi film yazıyor olsaydık bunlar anlaşılabilir olurdu belki ama biz öykü yazmaya çalışıyoruz.
Yine aynı şeyi hatırlatacağım; öyküye yeri geldiğinde kısa bir tasfirle bile eşlik edebiliriz, hatta yeri geldiğinde onu yapmalıyız. Öykü girişinin üstünde titizlikle durup, öykünün devamında gelecek hissiyatı kavramalıyız.

Yani benim epeyce kafam karıştı.:) Acaba şimdi ne yapmalıyız?

banadair_berrin dedi ki...

aslında ben sizın ılk maılınıze cevap yazarken, daha once bazı arkadaslarımla oyku tamamlama denemesı yaptıgımızı ama herkesın tarzı farklı oldugu ıcın el degıstıgının anlasıldıgını kopukluklar olacagını yazmıstım :)

herkesın kelımelerı kullanması neredeyse kendı parmak ızı kadar sadece kendıne has olabılıyor..

bu tur kopukluk olmasını ıstemıyorsanız, sızın parmak ızınıze yakın izlerı olan kısılerı bulmanız gerekecek :)

kendı adıma tatmın edıcı ıkıncı bır bolum yazdıgımı dusunuyorum fazla kopuklugu el degısımını hıssettırmeden, gecmıs nedır ı sorgularken ve kolıler acılıyorken elbette kolının ıcınden kısıyı gecmısıne goturecek materyaller cıkacaktır..ve bunlar bır sekılde ıslenmelı ama az ama cok.
yanı kolıyı actıgında sadece bır fotograf cıkmayacaktır, ıvır zıvır bır suru sey olabılır..saat ve yıllık bence guzel ıvır zıvırlardı :)

farklı dunyaları ve kalemlerı bır araya getırmek zor ıs vesselam :)

Geveze Kalem dedi ki...

Gerçekten haklısın Berrin, zor ama bence bu çalışmalar eninde sonunda iyi noktalara varacak.:)

Farklı parmak izlerinin olması gerektiğine katılıyorum ama öykünün başı ve sonu arasındaki bütünlüğü de korumamız gerektiğini düşünüyorum. Zaten farklı kişilere bu projeyi teklif ederken herkesin parmak izinin farkındaydık. Aslında bence bir öyküye eşlik etmek adına kendi parmak izlerimizden ödün vermeye başlıyoruz gibime geliyor. Mesela sıra bana gelmedi ama daha şimdiden ortaya çıkan sonuca göre kelimeler seçeceğimi, ona uygun cümle yapıları oluşturacağımı zannediyorum. Böyle olmaması gerekir elbette. Aslında asıl kavramamız gereken (bence) öykünün gidişatındaki dengeyi bozmadan kendi parmak izimizle farklılığımızı nasıl ortaya koyacağımız.

Senin yazdığın bölümle ilgili ben de seninle benzer şeyler söyledim zaten ve en sonunda ok dedik. Ama sanırım ben gerçekten panikledim biraz, sabırlı biri değilim çünkü.:) Böyle tartışarak çözümler üretmek, fikirleri paylaşmak ne kadar hoşuma gidiyorsa da, öykünün bir an önce 'hah, tamam. Güzel oldu.' sonucuna varması için sabırsızlanıyorum sanırım.:)) Bir de daha başta olaylar dallanıp budaklanırsa, son kişi bunları nasıl toparlar endişesi yaşıyorum.

Geveze Kalem dedi ki...

Dilek, adsl'cileri kapına göndereceğim artık! Hadi bağlansın da, gel... :(

Geveze Kalem dedi ki...

berrin bu arada yorumunun girişinde bahsettiğin maili hatırlayamamıştım ve yoklamak için gmailime baktım. Ben bu google'ın mail sistemine alışamadım galiba, 28 kere aynı konu üzerine gurup yazışması yapmışız ve ben seninki de dahil olmak üzere birkaç maili okumamışım.:( Şimdi gördüm, özür dilerim.

Aylin Yaprak dedi ki...

Kaç gündür okuyordum okuyordum fakat yorum yapmak için kendimi veremiyordum.Şimdi bikaç şeyde ben söylemek istiyorum..

Öncelikle Berrin'in son paragrafında İpek'in koliyi açmak için depoya indiği unutulmuş ve sanıyorum salondaymış gibi yazılmaya başlanmış.Yani merdivenleri çıkması,eşyalarını rahat taşıyabilme adına kolilere ayırması atlanmış gibi..Kapı çaldığında yürüyüp kapıyı açmış..Belki ufak ama keskin bir detay bana kalırsa..

Benim farkettiğim birkaç noktalama hatası da var tabii ama sanıyorum bunun üzerinde durulmayacak:)Fakat noktalama işaretlerinin,yazının okunuşunu ve anlamını bir o kadar değiştirdiğini ve kopukluk oluşturabileceğini de belirtmek istiyorum nacizane fikrim olarak..

Berrin'in yazdığı hikayede babasından tokat yediği yer olarak bahçe kapısı belirtilmişken,diğer yazıda mekan olarak ev alınmış..Yani bu durumda bir çelişki doğmuş öyküde..

Çay kaçığı'nın ilk paragrafları ise bana psikolojik konulu filmleri anımsattı,hani anı yaşarken birden geriye gidip o zamanı gösteren film sahneleri gibi..Yani bulunduğu konumdan lise yıllarına dönmüş ve aslında Rabia'nın çaresi bulunmayan bir hastalığa yakalanmış olduğunu çıkartmış ortaya..Bu arada bu zaman geçişini kendi paragrafıyla değilde Berrin'in yazdığı son cümle ile yapmış yani iki yazıyı birbirine bağlamış başarıyla..

20 Aralık yerine bir yaz tarihi mesela Haziran oldukça iyi olurmuş,tam da okulların kapanmasına yakın..Yaz başlangıcı..

Ve yukarıda da belirttiğim gibi Rabia'nın nerede tokat yediği ve ardından vefat ettiği durumu çelişki doğuruyor Çay kaçığı'nın son paragraflarında..

Ve saat kolda olamaz çünkü anneannesi yazın verdi o saati İpek'e,sanırım Çay Kaçığı Rabia'nın ölümüyle saatin durdurulduğunu belirtmek istedi fakat zaman açısından olmamış.Yine rabia'ya bağlı başka bir şekilde saat durdurulabilir illa Rabia'ya bağlanmak isteniyorsa bu...

İşte benim kendimce gördüklerim,yanlış izlenimim varsa affola..İki yazan arkadaşımında kalemine sağlık..Hayal gücü isteyen bir iş bu ve oldukça da başarılı devam ediyor..

Geveze Kalem dedi ki...

Aylin Yaprak, depo ve salon ilişkisini yiyi yakalamışsın, hepimiz gözden kaçırmışız sanırım.:)

Noktalama işaretleriyle ilgili herhangi bir yanlışlık yok. Sen nereleri hatalı görüyorsun, belirtebilir misin? Çünkü buraya yazılan her yazının Türkçe'nin doğru kullanımı anlamında örnek olması gerektiği bilincindeyiz ve arkadaşlar bana maille yazılarını gönderdikten sonra, gerekli yerlerdeki noktalama işaretlerini düzeltiyorum.

Sevgiler...

fikriminincegülü dedi ki...

Arkadaşlar iki gündür bağlantımda sorun vardı. Şimdi girip okudum öykünün devamını.

Farklı kalemlerin, anlatıma zenginlik ve değişik bir tat katacağını düşünüyorum ben de. Çok sırıtan yerleri hep birlikte törpüleyebiliriz.

Bunun yanında her yeni katılımcıyla konunun çok fazla dallanıp budaklanması okuyanı yorar biraz. Kanser, keşke olmasaydı. Öykünün kahramanı 'Rabia' olacak gibi görünüyor. 'İpek' eski eşyaları kurcalarken, geçmişini, bugününü belki de geleceğini sorgulayacak gibi gelmişti başlarda oysa.

Bir de bu ilk atölye çalışmamız ve her ilkte olduğu gibi biraz zorlanabiliriz. Bir çeşit acemilik atma gibi bir şey olacak sanırım. Böyle bir şeyin kolay olmayacağını baştan biliyorduk zaten.

Sevgili Çay Kaşığı'nın geçmişe dönmeleri, bazı zaman, mekan hataları dışında olaya daha fazla duygusallık ve derinlik katması açısından başarılı olmuş bence. Ellerine sağlık diyeyim sırası gelmişken. Bu bölümü eleştiriler doğrultusunda tamamladıktan sonra, yazmaya devam edecek arkadaşların, artık ufak ufak toparlamaya başlamaları daha güzel olmaz mı? Geveze Kalem'in dediği gibi, belki bir tasvir ve ya kuvvetli bir iki cümleyle devam edebiliriz. Hepimizin bir bölüm yazması gerekmiyor zannımca. Zaten öyle olursa işin içinden çıkmakta zorlanılabilir diye düşünüyorum.

Bence olacak bu iş. Sevgili Geveze, tezcanlılık bazen insanı çok bunaltır bilirim. Daha çok mesailer yapacağız birlikte. Bu bizim tezgahın ilk işi... Acemi işi.:)

Herkese sevgiler...

Archi*Sugar (Esra) dedi ki...

Yeni bir blog, yeni bir calisma. Cok hos bir fikir bence ama uygulamasi ve kontrolu de bir o kadar zor. Henuz oykuyu okuyacak zamanim olmadi ama farkli fikirlerin ve farkli yazim tarzlarinin ayni hikaye icinde uyum icinde olmasini umarim...
Cok cok zor bir yola girmissiniz. Basarilar...

çaykaçığı dedi ki...

Merhabalar, öncelikle eleştirileri görünce çok mutlu oldum. Çok yerinde eleştriler. Elinize sağlık.

Yorumları okurken "hakkaten ya, nasıl kaçırmışım" dediğim birçok nokta var, emin olun bunların hepsi dikkate alınacak ve yeniden yazılacak.

Hemen belirtmek istiyorum ki 20 Aralık tarihi ilk ilik nakli ayrıntısıyla doğru ve gerçek bir tarihti. O yüzden o tarihi seçmiştim ama ölümün yazın olduğunu tamamen unutmuşum. Bu mazaret değil, hemen sıvıyorum kolları tekrar. Görüşmek üzre... :)

Geveze Kalem dedi ki...

:)
Çay Kaçığı, dur bakalım daha neler kaçıracağız?:))

Aylin Yaprak dedi ki...

Sevgili Geveze Kalem,şimdi tekrar okuduğumda ilk gözüme çarpan şu mesela;Berrin'in yazmış olduğu yazıdaki ikinci paragrafın son cümlesi..''Elime almaya cesaret edemedim,dokunamadım yüreğimi cız ettiren güneşli bir günün anısını.''Burada ki anısını kelimesi yerine ''anısına'' olmalı diye düşünüyorum.

Yine Berrin'in yazısında ki 4.paragrafta 3.virgül işaretinin gereksiz kullanıldığını ve cümleyi okurken böldüğünü düşünüyorum.

5.paragrafın son virgül işareti de benim bilgime göre hatalı diye düşünüyorum.

Aslında bu şekilde değil de okurken farkına varılıyor yazıyı nasıl etkilediği.Ya da ben yanılıyorumdur.

Birşey daha söylemek istiyorum izninizle,yüklemli birçok cümle gereksiz yere virgülle birbirine bağlanmış.

Yine'de imlâya oldukça dikkat edildiği belli.Emeğinize sağlık.

Geveze Kalem dedi ki...

Sevgili Aylin Yaprak,
'Anısını' yerine 'anısına' kullanılması daha doğru olacaktır. Ancak bahsettiğin diğer tüm noktalama işaretleri yerinde kullanılmıştır. Aslında sana hemen kaynak göstermek isterdim ama bu konu o kadar detaylı ki, bunun için küçük bir araştırma yapmam gerekecek. Gerçi bu detayların hepsine ara postlarda yer vereceğiz. Ama seni hemen ikna edebilmek için şu yöntemi önerebilirim; bilgisayarında bir word sayfası aç ve bu yazıyı olduğu gibi kopyala. Altında yeşil ve kırmızı çizgiler gördüğün yerler, yazım kurallarınca hatalı görülüp düzeltilmesi beklenen yerlerdir. Öykü boyunca sıralı kelime gurupları hariç (yani yineleme-bazı bazı, gele gele, dönüp dönüp... gibi) altı çizgilerle hatalı olarak işaretlenmiş bir yer bulamazsın.
Ama tabii bunun için programının benimle aynı sürümde, güncel içerikli ve bazı komutlarının ayarlanmış olması gerekiyor.

Neyse, dene istersen.
Ayrıca bu detaylara dikkat etmen ne güzel.:)
Ama sen de dikkat et, iki nokta yan yana kullanım yoktur mesela, yerine üç nokta kullanmak gerekir vs.;-)

Sevgiler...

Aylin Yaprak dedi ki...

Sevgili Geveze Kalem,tüm noktalama işaretleri yerinde kullanılmışsa ne mutlu sizlere ve okuyucu olarak bana tabii ki...Fakat bu konuda ikna olmama ya da herhangi bir yola başvurup denemeye gerek duymuyorum,buna gerek duysaydım hemen karşı komşumun bu daldaki uzmanlığından faydalanırdım zaten:)Sadece ben görüş belirttim hepsi bu:)Halen yüklemi olan bazı cümlelerin birbirne gereksiz virgül ile bağlandığı kanısındayım ama doğru ama yanlış...Üç nokta konusunda haklısın:)Teşekkür ediyorum.

Geveze Kalem dedi ki...

Sevgili Aylin Yaprak,
'İkna olmak/olabilmek' ya da 'ikna etmek/edilmek' benim için güzel bir anlam taşır. Bu nedenle senin de bunu yaşadığında memnun olacağını umarak, pratik bir öneri sunmuştum sadece.

İmlâ kılavuzları hayatımda çok mühim yere sahiptir. Bildiğim ve yazımından emin olduğum kelimeler için bile sözlük karıştırmaktan üşenmem. Ama söz konusu günümüz şiir, öykü ve romanları olunca, kuralların birçoğunun 'üslup' dediğimiz biçeme yedirildiğini, gün geçmiyor ki görmeyelim.
Benim çok sevdiğim bir öykü vardır; Fehime. Ayfer Tunç'un önemli bir öyküsüdür bu. Buraya kısa bir bölüm eklemek istiyorum, aynı kitapta yer aldığı gibi.

"(...)ben kübrayla ip atlıyodum teyzem geldi fehime dedi kuşadasına gemi gelmiş gene dedi yarın benle gel de kitap satalım turistlere dedi ben istemiyom dedim daha önce gittim çok yoruldum gel bak gelirsen sana lokma alcam dondurma alcam dedi istemem dedim(...)"

Büyük harf, küçük harf, nokta, virgül, paragraf başı, sonu, kelimenin doğru yazımı ...vs. hak götüre.:)
Can Yayınları'ndan çıkan, bu öykünün de içinde yer aldığı Taş-Kağıt-Makas adlı kitabın arka kapak yazısında şöyle deniliyor:
"(...)Tunç, yeni basımını sunduğumuz bu kitabıyla da edebiyat çevrelerinden büyük ilgi görmüştü. Gerek anlatım biçimiyle, gerek öykülerini gözlemlediği çevrelerin genişliği ile ve yarattığı üslupla Tunç, son dönem öykücülüğümüzün önde gelen isimlerindendir.(...)"

Sevgiler...

Aylin Yaprak dedi ki...

Sevgili Geveze Kalem,bazen sadece kişinin söylediği şey yeterlidir ikna olmaya,özellikle bir araştırmaya ya da denemeye gerek yoktur.Bende bundan dolayı gerek duymadım dedim.Senin söylemin yetti demek ki.

Bu son verdiğin alıntıyı okudum,kimine göre çok önem taşımayabilir kelimelerin nasıl kullanıldığı,büyük harfe dikkat edilip edilmeyişi vs vs...Ve bu kimileri tanınmış isimlerde olabilir.Ama okuyucu farklı farklı,kimi beğenir kimi eline almaz.Kimi okurken zevk alır kimi birtakım şeylerden yarıda bırakır.

Bu çalışmanızda öykü yazıyorsunuz ve aslına bakılırsa çok kişinin kaleme alacağından dolayı da zor bir iş yapıyorsunuz.Yazılarımda imlâma,noktalama işaretlerime,büyük-küçük harfe önem vermeye çalıştığımdan ve bloguma yazdığım yazıları tekrar okuyup,cümlenin kulağa nasıl hoş geldiğini tarttıp düzenlemeler yaptığımdan,burada da aynı şeyi yaptım ve kendimce görüş belirttim.Ama bundan çok öykünün nasıl gideceği ve farklı kalemlerin nasıl birbirne bağlanacağı dikkatimi çekiyor ki bu konuda da yorumumu yaptım.

Hem öyküyü yorumlarken hem seninle burada yazışırken çok keyif aldığımı belirtmek isterim ayrıca..Teşekkür ediyorum.

Archi*Sugar (Esra) dedi ki...

yorum yapabiliyoruz degil mi? :-) Bilmiyorum cok detaya inip mi bakilacak ama gozume carpan bir detayi soylemeden edemedim. Cunku cok hos bir is yapildigini dusunuyorum.

Bazi noktalama isaretlerinde eksiklik oldugunu goruyorum.

Ornegin 4. paragrafta, 12. satirda oturma salonu boştu eşyalar bir kenara toplanmış, yenilenmek üzere sökülen döşemeler bir kenara yığılmıştı öteye beriye boya kutuları ve çeşitli marangoz ve tamirat aletleri bırakılmıştı.

Bu cumlede noktalama isaretlerinin eksikligi anlatim bozukluguna neden oluyor. bostudan sonra virgul gerekiyor. yigilmistiile cumle bitiyor ama nokta eksik, vs. Biraz daha kontrole ihtiyaci var sanirim.

Okumaya devam ediyorum simdi... :-) Meraklandim...

Archi*Sugar (Esra) dedi ki...

Simdi oykunuzu okumayi bitirdim ve izninizle kucuk bir elestirim olacak.

Oncelikle Berrin'in yazisinda 7. paragrafta ilk cumlede Sende otuz yaşında olacaktın,cumlesinde, "de" ayri yazilmalidir. Bu, ismin -de hali degildir. Sen de otuz yasinda olacaktin dogru yazimdir.

Ancak boyle kucuk detaylarin cok daha ilerisinde, hikayenin butununde cok buyuk kopukluklar, fazla ve gereksiz heyecan noktalari oldugunu dusunuyorum. Herseyden kotusu de bu heyecan noktalarinin sadece girisinin yapilmis olmasi ama hikayenin butunune bir etkisinin olmamasi.

Yazilarin butunlugunun kayboldugunu dusunuyorum. Cok detay ortaya ciktigi icin de bir sonraki yazarin nasil bu isi toparlayacagini bilemedigine eminim.

Isiniz cok zor gercekten. Olmayacak birsey degil mutlaka. Eminim guzel sonuclar da cikacaktir. Belki de oykunun ana hatlari onceden belirlemek gerekiyordur. Boylece bu ana hatlardan cok fazla sapma yapmadan oyku daha net olarak devam edebilir.

Ilk calisma oldugu icin boyle kopukluklar olmasi bence cok dogal. Moralinizi bozmadan devam. Merakla bekliyorum!

Sevgiler
Esra

Archi*Sugar (Esra) dedi ki...

Simdi bir daha son bolumu okuyorum da... neden kafamin karistigini anladim. :-)

Koyu renkte yazilmis olan "gecmis zaman" bolumunde kullanilan zaman eklerinde fark var. Dikkat ederseniz once -di'li gecmis zaman ile baslaniyor, sonra simdiki zamana geciyor, sonra yine -di'li gecmis zamana atliyor. Ama aslinda hepsi ayni zaman dilimi. Ikisinden birine karar verilip onunla devam edilmeli anlatim. Ayni zamani iki farkli zaman ile ifade edince okuyucunun akli karisiyor.

"Acikca soyleyelim" dediniz ya. :-) Cok konustum sanirim. Ben en iyisi susayim artik.

Sevgilerimi gonderiyorum.

Geveze Kalem dedi ki...

Sevgili Esra, eleştrilere açığız ve çok da güzel eleştirmişsin.:)
Ben kendi payıma ilk yerde bahsettiğin virgül ve ayrı yazılması gereken -de'yi gözden kaçırmış olduğumu fark ettim, çünkü ben imlâ düzeltmelerini yaptıktan sonra bloğa ekliyorum.;-)
Ancak öykü gidişatıyla ilgili olarak yaptığın eleştrilere şu an cevap veremeyeceğim çünkü biz tüm yazılanları mail ortamında tartışarak ekleme kararı aldık ve süreç orada işliyor. Kendimizce 'tamam,' dediğimiz noktada, öykünün devamını ekleyeceğiz. Yukarıdaki öykü devamları henüz kendi aramızdaki incelemede yerine oturmadı, tamamlandığı zaman üsttekilerle yer değiştireceğiz, hatalarını -kendimizce- ayıklamış olarak ekleyeceğiz. Bu kadar detaylı bir eleştriyi o zaman da senden duymak isteriz. Ve tabii hepinizden...

Sevgiler...

Archi*Sugar (Esra) dedi ki...

Sevgili Geveze Kalem,
noktalama isaretlerinin gozden kacmis olmasi cok dogal. Okuyucular gozlerine carptikca sizi uyarirlarsa daha eksiksiz bir sonuc cikacagi kesin.

Yazilanlari once mail ortaminda tartisip sonra eklemeye yapmaya karar vermeniz cok isabetli bence. Merak ve ilgiyle bir sonraki adimi bekliyoruz.
:-)
Sevgiler
Esra

Geveze Kalem dedi ki...

Merhaba arkadaşlar,
Öyküyü ilk üç yazarımız da tamamladı ve son düzenlemeleri yaptık. Tamamlama sırasını karışık yürütme kararı aldık. Şu ana kadar yazılanlar hakkında -varsa- görüşlerinizi bekliyoruz. Öyküye sevgili İncegül devam edecek.

Sevgiler...

banadair_berrin dedi ki...

bence cok ıyı duruyor..
devamını merakla beklıyorum :)

Seda C. dedi ki...

merhabalar,
oncelikle atolyeniz hayirli olsun. oykunun ilk hallerini okumustum ama yorum yazma firsatim olmamisti. Tabi ki uzman degilim ama okuyucu gozuyle bu haliyle daha yalin ve guzel olmus. Onceki yorumlarda bahsedildigi gibi cok fazla sayida merak konusu cikarmak konunun dagilmasina yol aciyordu ve bir sonraki yazarin isi cok zordu. Devamini dort gozle bekliyorum, okuyucu yorumlarina da acik oldugunuzu dusunuyorum

sevgiler
seda

Geveze Kalem dedi ki...

Sedacığım açık olmaz mıyız? Tabii ki tüm yorumlara açığız ve ilgiyle bekliyoruz.;-)
Sevgiler...

Ceyhun Cakar dedi ki...

Bu siteyi yeni fark ettim. Oldukça ilgimi çekti. Masal özcüğü için bir şeyler yazmaya başlıyorum. Öykü Tamamlama'ya (Bir sonrakine) katılabilmek için ise ne yapmam gerek onu bilmiyorum. Bilgilendirirseniz sevinirim.

Geveze Kalem dedi ki...

Sevgili Ceyhun, katılmana çok seviniriz.:) Kelime oyunları ve fotoğrafın dili çalışmalarımız herkese açık ancak öykü tamamlamayı şu an kısıtlı bir gurupla sürdürüyoruz.
Yazını yazdıktan sonra ilgili posta yazı linkini içeren bir yorum bırakırsan, yazını hemen ekleriz. Sevgiler...

Geveze Kalem dedi ki...

İncegül de öykü bölümünü ekledi. Sırada sevgili Göz var, duyurayım istedim.;-)

cinar dedi ki...

Merhaba,yazıların daha önceki hallerini de okumuş ve bir yorum bırakmıştım ama sanırım kayboldu.
Tekrar hayırlı olsun bu yeni güzel gelişme. Ben kendi adıma çok eğlenceli ve heyecanlı buldum fikri.
Sevgili Berrin'in yazısının başı hikayeyi çok daha güzel yakalamış ve bağlamış bence. İlki farklı bir yerden devam ediyor gibiydi biraz.
Yazıyı bütünüyle çok beğendim ve devamını sabırsızlıkla bekliyorum.
Sevgili Çay Kaçığı ve Sevgili İnce Gül biraz ipucu verir diye beklemiştim ama olmadı :)
Hepinizin ellerine sağlık.
Sevgilerimle...

Geveze Kalem dedi ki...

Sevgili Çınar, yorumun nereye uçmuş acaba?:)
Sır gibi saklıyoruz öykünün sonunu değil mi?:P Ah bir de biz bilebilsek.;-)
Ben de güzel bir finalle ilk öykümüzün sonlanmasını sabırsızlıkla bekliyorum.
Sevgiler...

banadair_berrin dedi ki...

incegül, cok guzel baglamıs, ve pası atmıs sonrakı arkadasa:)
butune bakınca bence harıka gorunuyor :)

Geveze Kalem dedi ki...

Göz'ün önceden yayımlanmış yazısı tekrar düzenlendi, eklendi. Devamına Hüzünbaz'ın bölümü eklendi. Sırada FZ var.
Bilgilendirmiş olayım.;-)

Geveze Kalem dedi ki...

Öykümüz nihayet tamamlandı.:)

banadair_berrin dedi ki...

sımdı bastan sona okudum :)
fena halde duygusal modda ılerlerken tam bır aksıyon olmus sonu :)
heyecan ve renk katmıs..

tum yazan arkadaslarımın kalemıne saglık..ılk deneme ıcın oldukca basarılı gorunuyor..

Hayatta Giderken dedi ki...

Waaayyyy gerçekten, duygusal, gizemli, heyecan verici bir öykü olmuş. Ben öyküye katılamadım ama yazan tüm arkadaşların eline sağlık... Gerçekten çok başarılı ve halen etkisindeyim :)

Ebruli dedi ki...

Geveze Kalem;
Çok değişik ve ilginç bir poje. Hoşuma gitti. Çok işim olmasına rağmen öyküyü bölüp, erteleyemedim. Sonunu çok merak ettim. Oysa kuaföre gitmem gerekiyordu. Çok geciktim çok...
Dokuz yazarın katılımıyla hazırlamış olduğunuz "öykünüz" güzel ve anlamlıydı.İlk deneme için aslında harika olmuş...
Yalnız bilirsiniz işte, kitapları, romanları sadece bir "yazar" yazar. Sonuçta dokuz kişi demek; dokuz ayrı karakter, dokuz ayrı duygu demek oluyor. Sanki biraz sayı fazla gibi geldi bana. Sanırım 3-4 kişi ideal olurdu. Kopuklukları çözmek için sanırım bu şart...
Ama yine de çok başarılı ve çok anlam yüklü bir ökyü çıkarmışsınız. Yazanlara tek tek teşekkürlerimi iletiyorum.
Sizi de; böyle bir fikri ortaya atıp, başarıyla sonuçlandırdığınız için tebrik ediyorum...
Sevgiyle kalın...

cinar dedi ki...

Hikayenin sonu da başı gibi harika olmuş. Çok da güzel bağlanmış. Hepinizi de çok tebrik ediyor, yeni yazıları heyecanla bekliyorum :)
Sevgiler.