
KIRMIZI
Oturduğumuz yer, çoklukla ahşap, eski evlerin bulunduğu, küçük ama şirin bir mahalleydi. Pencere önleri ve balkonlarda allı morlu salkımlar, mis kokulu hanım elleri, hercaî menekşeler, camgüzelleri edalı edalı salınır, evlerin pejmürde görüntüsü bu renk cümbüşünün arasında kaybolur giderdi. Hemen herkes birbirini tanır, selamlaşmalar hiç bitmezdi. Bir nefeslik mesafedeydi biri diğerine, hıçkırsan sesin duyulurdu komşu evde. Memleketinden kopmuş hasret dolu, ezik yüreklerin belki de birbirini avuttuğu, gurbetin içinde sıla gibiydi burası.Babaannem, dedem, halalarım ve amcalarımla birlikte, bu eski evlerin birinde yaşıyorduk. Beton olmasının da katkısıyla diğer evlere nazaran lüks bile sayılabilirdi bizimki. Sofadaki pencerenin dantel perdesi, baharı karşılarken güneşi içeriye çağırırcasına uçuşur, o da bu cazibeli daveti geri çevirmez, aydınlatırdı her daim evimizi. Etrafı duvarla çevrili küçük de bir bahçemiz vardı. Ah! O bahçe ve çocukluğumun mis kokulu üzümleri...Bahçe duvarının daimi süsü küpe çiçekleri, babaannemin vazgeçilmezi, benimse takılarımdı. Arada babaanneciğim, Kız afacan, yine kopardın değil mi çiçeğimi?” diye paylasa da, bayılırdım onları kulağıma ya da saçlarıma takıp, ortalıkta gezinmeye. Ve her sabah, ‘belki’ diyerek dört yapraklısını arayıp durduğum minicik, pembe yoncalar dikmişti dedem. Minicik görüntülerine inat, kocaman bir saksıya hem de…Bir de güneş doğarken içine kapanıp, akşam olunca coşmasına çocuk aklımın ermediği, tohumlarını sokaklardan toplayıp ellerimle toprağa yerleştirdiğim için olsa gerek, kalbimdeki yeri hepsinden önce gelen akşamsefaları…Yine bu eve dair hatırladığım en belirgin detay, her odada farklı bir şekil, başka bir desende karşıma çıksa da, mutlaka kırmızı olan halılardı. Hayatımın o dönemine ait en baskın renkti kırmızı. Belki de bu yoğun kırmızılık o zamanlar ruhuma sızmıştı fark ettirmeden, belki de benim bu renge karşı çok sevmekle, nefret etmek arasındaki gelgitlerim bu yüzdendi kim bilir?Semtimizde ne çok yangın çıkardı. Sık sık itfaiye aracının yeri göğü yırtan acı sireni yankılanırdı kulaklarımızda. Çok tekrarlanan her şeyde olduğu gibi sıradanlaşmış ve bir o kadar da kanıksanmıştı bu görüntüler. Tıpkı bir film sahnesi seyreder gibi, dakikalarca dikilip, küle dönen tahtadan hayatları seyrederdi çaresiz kalabalık.Benim için ise, masal okumak gibiydi bu yangınları seyretmek. İtfaiye erleri de kahramanlarıydı masalımın.Çocuk yüreğim üzülürdü bazen; bizde niye yangın çıkmıyor diye hayıflanırdı kendince. Bizim evimiz de yansaydı, ben mahsur kalsaydım, kahramanlarım beni kurtarsaydı mesela… Ne güzel olurdu hayalimce.Çok küçüktüm. Yuva yangınının, ciğer yangını olabileceğinin idrakinde olamayacak kadar küçük bir kız çocuğu… Ve yine tüm çocukluğumu etkisi altına alan kesif bir kırmızı…Evimiz kalabalıktı. O nedenle her sabah tatlı bir karmaşa, biraz da gürültü ile başlanırdı güne. Halalar servis işini henüz bitirmiş kahvaltıya başlarken, amcalar ve enişteler evden çıkma telaşında olurlardı. Dedem sabah çok erken işe giderdi. Onu Pazar sabahları haricinde kahvaltı sofrasında hiç göremezdik. Daha hava aydınlanmadan, babaannemin ellerinden içtiği acı kahvenin tadı damağında, hayatın yükü omuzlarında yola dökülürdü. Ben, yarı uyur vaziyette, yatağımın başucundaki pencereden, onun bahçe kapısını gıcırdatarak açmasını ve alacakaranlıkta yavaş yavaş uzaklaşarak, gözden kaybolmasını çocukça bir heyecanla seyrederdim. Hiçbir zaman bilmese de, onu her sabah yolcu ederdim. Ağabeyim, duvar tarafındaki yatağında kıpırdanır, her sabah olduğu gibi, bitimsiz sandığım o seremoni için hazırlanırdı. Ben beklerdim… O, yorganın altına sakladığı kafasını çıkarır, yüzünü bana döner, doyumsuz, muhteşem gülümseyişini küçücük ağzına yerleştirir, “Haydi bırak artık, yat uyu gülüm,” derdi. O demese de ben uyuyacaktım elbette. Ama beklerdim. Onun bana sevgiyle gülümsemesini, ‘gülüm’ demesini… Bir sevgi ayinini bekler gibi beklerdim. Nasıl severdim ah! Nasıl… Hiç bilmediğim annemle, babamın yerine de onu severdim.Gün doğarken gözlerime ve yüreğime dolan, simsiyah, kıvırcık saçların sarmaladığı o aydınlık yüzün, gün gelip çocukluğumun kırık dökük çerçevesindeki, ucu yanık, siyah-beyaz, silik bir fotoğraf karesi olacağını hiç aklıma getirmezdim…
Devamını Yazan: Geveze Kalem
Tuhaf! Günler sonra küllerin soğuduğu o sonbahar akşamında dedemin elinden tutmuş, buruk ve bir o kadar pişmanlık dolu bir hüzünle dolanırken enkazın ortasında, bir tek bu fotoğrafı bulmuştum neredeyse sapasağlam kalan. Biraz ucu yanmış ve epeyce küle bulanmıştı. Ama hâlâ sağlamdı ve hâlâ ağabeyimin duygulu bakışlarını taşıyordu üzerinde. Yine niyedir bilmem, dedeme göstermeden sokmuştum hemencecik kazağımın altına. O günden sonra çocukluğum bu fotoğrafla eş anlam taşıdı yüreğimde. Ben o günlerde büyüdüm; o evde, o hatıralarla ve o yangınla göçtü benim çocuk ruhum, henüz sekiz yaşımı doldurmamışken.Büyük bir yangındı. Masallarıma taşıyarak, çocukça bir umutla hayalini kurduğum için duyduğum pişmanlıktan, çok daha büyük bir yangındı. Ne sağımızdaki Hasan Amca’ların evine, ne solumuzdaki kitapçı Ayfer Teyze’nin dükkânına sıçramamıştı, betondu çünkü bizim evimiz; ama seneler boyu külleri her birimizi günbegün kavuracak kadar büyük bir yangındı.
Devamını Yazan: Zevzek Zevzek
Yangından sonra bir süre hepimiz farklı evlerde, konu komşuda kaldık. Ben, babaannem ve dedemle birlikte Hasan Amca'ların yanına yerleşmiştim. Bütün olanlardan sonra dedem beni yanında istemişti. Halamlar ve amcamlar eşleriyle ve çocuklarıyla birlikte birer komşuya yerleşmişlerdi. Yalnız Meral Halam, kaybettiği kocasının ardından kendine bir türlü gelememiş, günlerini küllerin arasında dolaşarak geçirir olmuştu. Onu her akşam bir kardeşi yanına alıyordu ve tüm komşularımız elbirliği ile bize yardımcı olmaya çalışıyorlardı. Babaannem ve dedemle aynı odayı paylaşıyorduk. Dedem işe tekrar başladığında, odadan çıkışı ile birlikte ben yine onu uğurlamaya başlamıştım habersiz. O gittikten sonra babaannem beni uyandırmamak için sessizce odaya girer, namazını kılardı. Ben her sabah yanı başımdaki boş yatağa bakıp orada ağabeyimin yattığını hayal ederdim ve bana, "Haydi bırak artık, yat uyu gülüm," diyene kadar gözlerimi kapamazdım. Gözlerimi her kapayışımda da karşıma dikilirdi, üzerinde kırmızı bir gömlek gözlerimin içine bakardı, "Haydi bırak artık, uyu gülüm. Üzülme bu kadar, senin suçun değil!". Oysa ben değil miydim evimiz yanmadığı için hayıflanan?Yeni evimiz eski mahallemizin bir alt sokağındaydı. Diğer ev kadar büyük değildi ama yine de hepimize yetiyordu. Yalnız Seval Halam ve Hulki Eniştem ayrı eve çıkmaya karar vermişlerdi, Hulki Eniştemin o zamanlar neden olduğunu bilmediğimiz yoğun ısrarıyla.
Devamını Yazan: FZ
Yeni evimizde artık Meral Halamla aynı odayı paylaşıyorduk. Her gece halamın, hıçkırıkları ile uykuya dalar, yine gecenin bir yarısı iç çekişleriyle uyanırdım. Bir insan gölgesi görürdü gözlerim; mercan kırmızısı gece lambasının altında. Ellerini bağrına basmış, bir ileri bir geri sallanan halamın gölgesini…Sabah olduğunda, saçlarımı tarardı Meral Halam, bir de türkü söyleyerek örer, giydirirdi siyah önlüğümü…
Karadır kaşların ferman yazdırır,
Aşkın beni diyar diyar gezdirir.
Lokman hekim gelse yaram azdırır,
Yaramı sarmaya yar kendi gelsin.
Ormanlardan aşağı aşar gezerim,
Nazlı yari kaybettim ağlar gezerim.
Ormanların gümbürtüsü başıma vurur,
Nazlı yarin hayali karşımda durur.
Son bölümü söyleyemeden boğazı düğümlenir, yine hıçkırıklara boğulur ve sallanmaya başlardı; bir ileri, bir geri… Evden çıkarken, babaannem beslenmeme her gün çeyrek ekmek arası peynir, kırmızı bir domates ya da kırmızı bir elma koyar, alnımdan öper, “Allah zihin açıklığı versin, öğretmeninin üzme e mi kuzum?” der ve enişteme emanet edip kapıyı kapatırdı. Kaymakamlıkta çalışırdı Hulki Eniştem, üç katlı bakır sefer tası taşırdı benim elimi sımsıkı tutmayan diğer elinde… Kırk, kırk beş yaşlarında, saçları ak, kısa boylu tıknaz bir adamdı. Kalabalık olduğunda ya hiç konuşmaz, ya da çok az konuşur hemen susardı. Ama benimleyken öyle çok anlatırdı ki, bazen hiç susmayacağını düşünür, bir an önce okula varabilmek için sabırsızlanırdım. Hiç çocukları olmamıştı halamla eniştemin. Bu yüzden beni kızı gibi severdi eniştem, ya da ben öyle sanırdım ve onu baba gibi severdim… Ta ki bana o acı dolu, sadece çocukluğumu değil, benliğimi de yavaş yavaş yitirmemi sağlayan kırmızı Perşembe’yi yaşatana kadar…
Devamını Yazan: Hüzünbaz
Bazen okul çıkışlarında eniştem beni bekler, “bu gece bizim kızımız ol” der kendi evlerine götürürdü. Çoğu zaman gitmek istemez ama kıramazdım. Neden olduğunu bilmediğim bir huzursuzluk duyuyordum onun tavırlarından. Önce dedemin yanına uğrar izin alırdı. Galiba çocuklarının olmamasından dolayı dedem hiç itiraz etmez gönderirdi. Keşke hiç göndermeseydi ama olacakları elbette bilemezdi… Duysa, kaç yıllık damadına kondurabilir miydi?
Şimdi bütün perşembelerden nefret ediyorum.
Soğuktu hava, aylardan Ocak; dışarısı adam boyu kardı. Eşiklerden kapıyı zorlayan rüzgarın mırıltısı ıslık misali ötüyordu. Halam diğer odalar soğuk olur diye beni sobanın yanındaki tahta divana yatırırdı. Uyumaya çabalarken sobanın ağzından görünen alevin tavanda raksını izler, canavar misali üzerime gelen gölgesinden korkar telaş içinde uykuya dalardım.
O gece; soğuktan mı, sancıdan mı uyandım bilemedim? Gözlerimi açtığımda bedenim hem üşüyor, hem de acıyordu. Kulaklarımdaysa küpe misali birkaç cümle… “Sakın söyleme! Ağabeyin söyleyecekti; ev yandı! Ev yandı! Ev yandı!...”
Devamını Yazan: Göz
Ev yandı…
Önce bir patırtı kopmuştu. Meral Halamın eşi Saffet Enişte’nin sesine uyanmıştım. “Hakan!” diye haykırmıştı. Ağabeyimin yatağında olmadığını görünce telaşa kapılıp terliklerimi bile giymeden odadan fırlamıştım. Ama koridora çıktığımda olduğum yerde kalakalmıştım. Koyu gri bir duman bulutu yer yer kırmızı alevlerle bölünüyordu. Babaannem kolumdan tuttuğu gibi aşağıya indirmişti beni. Ama ya ağabeyim? Ona bir şey mi olmuştu? Saffet Enişte, Hulki Enişte ve ağabeyim dışında herkes; babaannem, dedem, Kemal Amcam, Safiye Yengem, Uğur, Cemal Amcam, Nevriye Yengem, İlknur Ablam, Neval Halam, Meral Halam, oradaydı. Evin beş, altı metre uzağında endişeyle onların çıkmasını bekliyorduk. Neden sonra Hulki Enişte dumanların arasında göründü. Yüzünde, ancak seneler sonra anlam verebildiğim bir şaşkınlık ifadesi vardı. O gece evden çıkabilen son kişi o olmuştu.
Halıların kızıllığı duvarlarda can bulmuş, evimizin tüm odalarını hızla istila edivermişti alevler. Ve sadece evimizi değil, canımızdan parçaları da kavurup küle çevirmişti bu yangın. Gece kırmızıya bulanmıştı.
“Sakın söyleme!” diye tekrarladı, “Yazık olur sana…”
Bir buçuk yıl sonra o uğursuz geceyi tekrar yaşıyor gibiydim. Fakat bu sefer alevler evimi değil, benliğimi sarmıştı. Hulki Enişte’nin tüm ağırlığı, bacaklarının arasında kıstırmış olduğu incecik bedenimin üstündeydi. Duyduğumuz şangırtıyla Hulki Enişte’nin irkilip doğrulması bir oldu. Kapı eşiğinde yere düşürdüğü su dolu bardağın parçalanmasıyla etrafa saçılan kırıkların üzerine basıyordu Seval Halam.
Devamını Yazan: Yıldız Yağmurları
Zaman o an durmuştu sanki ya da her şey benim zihnimde donmuştu, hiçbir şey duymuyor, görmüyor, hissetmiyor gibiydim. Ardı ardına gelen çığlıklar benden fersah fersah uzaklarda, derinlerde yankılanıyor, görüntüler buğulu bir camın arkasından dışarıyı seyretmek kadar anlamsızlaşıyordu. Tüm varlığım derin bir kuyunun dibine çekilircesine umutsuzca, görünmeyen karanlıklara gömülürken elimi tutan bir elin sıcacık temasını hissettim, sanki onunla el ele, kol kola yerçekimine karşı koyarcasına göğe yükselir gibiydi bedenlerimiz. Sevgi dolu bir şefkatle sardı beni ve başımı göğsüne bastırıp kulağıma doğru fısıldadı, “Korkma gülüm, ben buradayım.” Sonra tek eliyle çenemi yukarı doğru kaldırıp tatlı bir gülümseyişle gözlerimden yanaklarıma doğru yol alan yaşları sildi. “Sakın ağlama, o güzel gözlerinde yaş olmasın bir daha” dedi. Onu sıkı sıkı tuttum, avuçlarımdan kayıp gitmesinden korkarcasına sımsıkı yapıştım kollarına, gözlerimden delicesine boşalan yaşların ardından o özlemiyle yanıp tutuştuğum annem olan, babam olan, canımın öbür parçası olan ağabeyime hasretle baktım. O kadar güzeldi ki, hiç olmadığı kadar güzeldi.
“Gitme” dedim “Ne olur gitme, beni bir daha bırakma”
O tatlı, o sevgiyle gülümseyen bakışlara bir anda bulutlar çöktü. “Gitmek zorundayım gülüm, ben gitmek zorundayım ama sen bensiz de olsa yaşayacaksın” dedi. Sonra gözyaşlarımdan sırılsıklam olmuş yanaklarımı avuçlarının arasına alıp “Beni çok özlediğin zamanlarda sadece gözlerini yum ve aklında, yüreğinde ne varsa fısılda sessizce, cevap veremesem de duyacağım seni, sen beni göremesen de ben hep seninle, yanı başında olacağım” dedi.
Onu sıkı sıkı tutan ellerimi bıraktı yavaşça, alnıma son bir öpücük bıraktıktan sonra geldiği gibi kaybolup gitti önümüzde uzanan o koyu sonsuzlukta.
Gözlerimi araladığımda Meral halam, babaannem ve dedem başucumda ağlamaktan ve korkudan helak olmuş bir haldeydiler. Sonradan öğrendiğime göre Seval halam durumu anlar anlamaz çığlık çığlığa dedemlere koşmuş kendiside yaşadığı şoktan perişan haldeymiş. Dedemler gelip beni yatakta o halde görünce delirecek gibi olmuşlar birde benim uzun süren baygınlık halim onları büsbütün korkutmuş, tam artık hastaneye götürmek üzere beni yattığım yerden kaldırmak üzereymişler ki ben kendime gelmişim. Sonrası, artık hatırlanmak istenmeyen bir utancın paramparça edip dağladığı yüreklerden başka bir şey bırakmadı geriye.
Dedem hayatının geri kalanında hep kendini suçladı, biricik torunlarını koruyamadığı için hiç affetmedi kendini. Meral halam ve Seval halam ise avuçlarında hep yanan kor ateşlerle sürdürdüler yaşamlarını her gün tekrar tekrar o kıvrılıp bükülen kızıl alevlerde yanarak. Eniştem, o gece halamın yaşadığı şokunda etkisiyle kendini sokaklara kapıp koyuvermesini fırsat bilip kaçmış, bir daha da gören olmadı yüzünü.
Yıllar sonra bugün, bu satırları geçmişimle son bir kez daha yüzleşmek ve hesabımı kapatmak için yazdım. Yalnızlık bir kaderdi belki, beni annesiz, babasız ve hayatta sahip olduğum en değerli bağımdan, ağabeyimden ayrı bırakan. Ama biliyorum ki içimde bir yerlerde onun görünmeyen varlığı, sevgisi bana daima güç verdi, incecik bir iple bağlandığım yaşama tam kopmak üzereyken tekrar tutunmamı sağladı.
Hayat her şeye rağmen devam ediyor ve ben artık gözlerimi sıkı sıkı kapadığım renklere tekrar açmak istiyorum, bir hayalin beni içine çeken büyüsüne teslim ediyorum benliğimi ve küçük bir kız çocuğu oluyorum yeniden. Rengârenk çiçeklerin boy gösterdiği küçük bahçemizdeyim, çocukluğumun mis kokulu üzümleri, bahçe duvarının daimi süsü küpe çiçekleri, minicik, pembe yoncalar, hepsi yerli yerinde ve ağabeyim her zamanki o içimi ısıtan sımsıcak gülümseyişiyle yanıma yaklaşıyor. Hemen yanı başımızdaki, akşam güneşinin kızıl pırıltılarının altında alev alev yanan kırmızı akşamsefalarından birini koparıyor, bir süre avuçlarının arasındaki ateş kırmızısına baktıktan sonra omuzlarıma dökülen saçlarımın arasına iliştiriyor ve hayat hala yaşanmaya değer, devam ediyor.
-Bitti-
13 yorum:
Çok duygulandım öyküyü okudukça, içim ezildi resmen. EE peki devamını kimler getirecek ???
Cok begendim.Nasil da butun olmussunuz , okurken tek kalemden cikmis hissini duydum. Sicacik bir oyku olacaga benziyor.Kolay gelsin.
Devamında FZ ve Hüzünbaz var sırada. Sonrası içinkimin devam edeceğini o aşamaya geldiğimizde belirleyeceğiz ama sonu kimin yazacağı şimdiden belli; Yıldız Yağmurları Dilek.;-)
Beğenmenize çok seviniyoruz gerçekten. Eleştrileriniz bizi güçlendiriyor.:)
Sevgiler...
FZ'nin bölümünü ekledik. Sırada Hüzünbaz var.
çok güzel ya.bayıldım gerçekten ne zamandır farklı birşeyler arıyordum.En sonunda buldum.Aslında çok istiyorum böyle bir şeye katılmayı ama yükümlülük istiyor.:)
ama siz gerçekten bu işi güzel yapıyorsunuz.7/24 takipteyim:)
cok guzel olmus, kalemınıze yuregınıze saglık..ılk oykuden cok daha saglam gorunuyor..
sevgıler..
Kızlar, hepinizin ellerine, emeğine, yüreğine sağlık.
Bu öyküye güzel demek haksızlık olur. Birden çok kişinin tek kalemden çıkmışcasına yazdığı bu öyküye ancak mükemmel demek doğru olur. elinize yüreğinize ve kaleminize sağlık arkadaşlar...
Merhaba kızlar ilkinden daha çok içime sindi benim hepinizin ellerine sağlık
Fevkaladenin fevkinde
kalemlerin tek kalem olduğu bir öykü.
Hepinizi kutlar yanaklarınızdan öperim.
Hapşırık gibi çıktı bu öykü, herkesin içinden geleni tutmaması yetti.
Oh, iyi yaşayalım biz kızlar;)
Yorum Gönder