Pazartesi, Ocak 04, 2010

Öykü Tamamlama - Ebruli Hayaller

Öykü Tamamlama çalışmamız nihayet sonuçladı. Değerli atölye dostlarımızdan Berrak, Clementine, ve Funda'nın katılımıyla, bir biri ardına eklenen bölümler ayrı kalemlerden, ayrı yüreklerden yazıya döküldü. Yazım süreci bizim için çok keyifli geçen öykümüzü dileriz okurken sizde keyif alırsınız.

Özverili katılımları ve güzel paylaşımları için sevgili Berrak, Clementine ve Funda'ya sonsuz teşekkürler.

Öykümüzün adı Berrak'tan geldi nedenleriyle onun kaleminden 'Ebruli Hayaller' ;
Ebru sanatında sabır ve emek olmazsa olmazlardandır. Tıpkı bu sanattaki gibi hayatta da istediklerimiz için sabır göstermeli, emek harcamalıyız. Ebru'da tekrar ve geri dönüş yoktur. Bu yüzden bir eser sadece bir kez yaratılır. Tıpkı hayatımız gibi. Birçok faktörden etkilenen 'Ebru' farklı tepkiler vererek kağıda kendini yansıtır. Doğduğumuz yer, kimliğimiz, yaşadıklarımız hepsi birer faktördür hayatımızda ve yaşadıklarımız, ne kadar iddia edilirse edilsin, bir başkası tarafından aynı şekilde yaşanmayacak şeylerdir. Biz Tanrı'nın 'ebru'larıyız. hepimizden sadece bir tane var.

Herkese sevgiler...


EBRULİ HAYALLER




( Yıldız Yağmurları )

Ebru’nun koyu lacivert gözleri, gecenin kadifemsi siyahına gelişigüzel dağıtılmış gibi görünen yıldızların incecik pırıltılarına dalmıştı. Ilık yaz akşamlarının habercisi tatlı bir meltem usuldan esip saçlarının ince tellerini havalandırırken aslında hiç üşümemesine rağmen omuzlarının üzerindeki, gözlerinin laciverdini daha da açığa çıkaran gece mavisi elbisesiyle aynı renk ipek şala sarındı. Kendisini terasın tenha sessizliğine atar atmaz ilk işi saatlerdir ayaklarını demir mengeneler gibi sıkıştıran yüksek ökçeli, sivri uçlu ayakkabıları çıkarıp bir kenara atmak olmuştu. İşte şimdi nihayet, ait olduğuna inandığı yerde, kalabalıklardan uzak, sessizliğin ve huzur verici bir sükunetin hüküm sürdüğü, gecenin krallığına açılan kapıların eşiğindeki, bir yanıp bir sönen ışıklarıyla hep görünmeyen ama daha derinlerinde varolduğuna inandığı kendisini bir başka dünyaya davet eden yıldızların yakınındaydı. Hemen bir adım ardında kalan ve adına gerçek denildiği halde kendisine ısrarla hep sahte gelen dünyadan uzak, alabildiğine uzak. Sadece kendisiyle baş başaydı.


Saatlerdir gülümsemek ve her dakikasından zevk alıyormuş gibi görünmek için inanılmaz bir çaba sarf ettiği o tahammül edilmez gürültü ve dayanılmaz kalabalıktan ani bir kararla kaçıp sığındığı bu gözlerden uzak ancak geceye yakın köşede derin bir nefes alıp uzunca içine çekti. Sadece bir kaç dakikalıkta olsa gecenin sinirlerini yatıştıran yumuşak sessizliğini duyumsamaya çalıştı.

Yeniden o salona dönmek ve ısrarla gözlerine çevrilen o yabancı ve çoğu sahte bir samimiyet maskesiyle çevrelenmiş gözlere gülümsemek fikri kalbini sıkıştırıyordu. Keşke o bakışlara hiç maruz kalmadan o salonun ortasından görünmeyen şeffaf bir ışık huzmesi gibi çıkıp gidebilse ve kendisini yeni başlayacak hayatının içini tatlı tatlı ürperten heyecanıyla dolu ilk dakikalarına ulaştıracak o yolun ilk durağında bulsa ne güzel olacaktı.


Ebru, ılık bir yazın müjdecisi olan meltem rüzgarlarının yüzünü okşayıp geçtiği o anlarda, göğüs kafesinin içine hapsedilmiş özgürlüğüne aç bir kuşun kanat çırpışlarıyla çarpan yüreğinin sesini duydu. Bu özgürlüğe açılmış kanatların çırpışlarından yükselen sesler ruhunun derinlerine çarpıp yankılanırken, gecenin derinlere uzanan sessizliğine haykırır gibiydi.


“Merhaba yeni yaşam, merhaba özgürlük, merhaba umutlar, ben geldim, ben geldim, ben geldim…”


( Berrak )

Ne yazık ki bu haykırış kısa sürdü. Arkasında duyduğu, gönlünü hiç ait olmadığı bir yere kelepçeleyen adamın sesiydi.

“Niçin buradasın?”

Gerçek sebebi söylemek için neler vermezdi. Ama şu an bunun için belki de en yanlış zamandı.

“Biraz hava almak istedim babacığım. Birazdan döneceğim”

Babası, Ebru’nun Okulu bitirmesi şerefine düzenlediğini söylediği bu görkemli toplantıda, sürekli kendisinden ve yeni eşinin medyadaki maymunluklarından bahsediyordu. Nereye ne kadar bağış yaptıklarını öve öve bitiremeyen, bencil, bir o kadar da kibirli iş adamları, onların süslenip püslenip o davet senin bu davet benim dolaşan ve oda süsü olmaktan başka işe yaramayan eşleri ve sadece paralarını nelere saçtıklarını, kimlerle yediklerini anlatan zengin çocuklarından oluşan koskoca bir topluluk. Kesinlikle ait olduğu yer burası değildi, ancak annesine verdiği söz gereği okulu bitirmeden babasının yanından ayrılmayacaktı. Bu evden, bu şehirden, bu ülkeden çekip gitmeyecekti. Sözünü tutmanın verdiği rahatlıkla derin bir nefes aldı. Gözlerinde parlayan yıldızların ışığını içinde hissetti. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. İdeallerinin peşinden gidecek, bundan sonra kendine verdiği sözleri tutacak ve annesine layık bir evlat olarak yoluna devam edecekti.


Annesi ona bir gün, “Yıldızların uzak olduğuna inanma sakın. Onlar senin lacivert gözlerinde her daim parlayacaklar. Ve onlar ışıklarını içinden alıyorlar. Sen mühimsin her şeyden önce. Bunu sakın unutma güzel kızım” demişti. O gün bugündür her sıkıştığında yıldızlara bakar, görsün, görmesin, derin bir nefes alır, sanki nefesiyle birlikte göğüs kafesine yıldızları doldururdu. Güçlendiğini ve rahatladığını hissederek gününe devam ederdi.

“Tamam, çabuk ol, herkesin gözü seni arıyor.” dedi babası.

“Peki babacığım”


İstemese de içeri geri dönmek zorundaydı. Gecenin sonunda bal kabağına dönüşecek olan babasıydı nasılsa. Kendini tutamayarak bir kahkaha attı. İçeridekiler anlam veremedikleri bu kahkahadan etkilenmişe benzemiyordu ancak kendisi başka şeyler düşünürken, anlamaz gözlerle bakan bu insanların daha da komikleştiklerini fark etti. Gülücükleri bu sefer daha içtendi ama bu sefer insanların haline gülüyordu. Bir de davet sonunda olacaklara.

Tam o sırada gözü kapıya doğru bakan birkaç kişi ve onların arkasında fısıldayan insanlara takıldı. Kapıya doğru başını kaldırdı ve O’nu gördü.


( Funda )

Geçen gün de görmemiş miydi bu çocuğu? Babasının şirketinde hatta , bir ara soracak oldu babasına, laf karıştı araya öğrenemedi kim olduğunu… Fakat gözlerinde ayrı bir bakış vardı, neler gördüm ben bakışı ya da sizin dünyanıza ait değilim bakışı… Bir yandan da sezdiği gariplik yine bakışlarında gizliydi ancak çözmek istediğinden çok, etkilendiğini inkar edemeyen gözleri takıldı genç erkeğe.


Kabul ediyordu yakışıklı olduğunu, her ne kadar bakışlarını çözemese de, kim olduğunu bilmese de, bakışlarıyla onu takip etmekten alamıyordu kendini. Neydi acaba bu duyguya iten onu, hiç yaşamadığı duygular, hiç tatmadığı şeyler olduğundan mı, yok aslında düşündü de bir an, onu beğenen nice erkek vardı etrafında. Fakat o hiç birine tam olarak kendini verememiş, hepsinde bir eksik bulmuştu. Zaten zor beğendiğini, kendisi de itiraf ediyordu, fakat bu çocuk ya gizeminden ya bilemediği başka bir şeyden etkilemişti onu işte. Kalabalığın içinde bütün bunları düşünürken babasının o gür sesi yankılandı, kendine geldi bir an.

“Gel bak, seni kiminle tanıştıracağım”


İstemeye istemeye ayakları zorla götürdü babasının yanına. Babasının tanıştırdığı arkadaşına zoraki bir gülümsemeyle

“Memnun oldum” der demez, yüzüne yapıştırıp dondurduğu gülme ifadesinden kurtulmak için, kendini içeceklerin bulunduğu masaya zor attı.


Neden bitmiyordu ki gece, hemen uzansaydı ya yatağına? Hatta bir banyo yapsaydı, şu kendini bunaltan kılığından da sıyrılsaydı. O bu bahçenin çiçeği değildi ki, olamazdı da zaten, o annesinin biricik nergisiydi. Ne çok severdi anneciği nergislerin kokusunu, zaten kendi de aynı nergis çiçeği gibi kokardı.


Kendi kendine konuşurken, kaçıp kalabalıktan sıyrılmak üzere bir hamle yapmış ve arkasını dönmüştü ki,


(Clementine )

onu gördü tekrar. Dizleri kilitlenip olduğu yerde kaldı. Bu kadar yakından onu görmek, nefesine nefesini çekmek, teninin o muhteşem kokusunu hissetmek başını döndürdü. Tam omzuna dokunacakken onun eli, hem elleri hem gözleri kalmıştı sanki bedeninde. Sırtı açık elbisesinde kaldığını hissetti ellerinin, gözlerinin, ılık bir meltem gibi dolaştığını. İçi bir hoş oldu, ürperdi, başını öne eğdi utancından, aklına neler gelmişti birden. Kendine çeki düzen verecek zamanı kollamaya çalışırken, o uzun gelen an kısacık bir sözle kesildi


“Merhaba, korkuttum herhalde… Ben Cenk, lütfederseniz bir içki ikram etmek isterim” dedi kendinden gayet emin bir şekilde.


Onun rahatlığı karşında, şaşırdı Ebru. O da, anlatılan diğer erkekler gibi miydi yoksa? Kızların kanına çok çabuk giren playboy erkeği miydi Cenk? İsmi de pek havalı sayılmaz mıydı? Tam bir playboy erkeğine yakışacak bir isim; Cenk… Cengaver… İsmini tekrarlardı birkaç kere içinden… Annesinin biricik kızı büyümüş serpilmiş neler düşünür olmuştu. Halbuki onu ilk gördüğünde kalbi bir kuş gibi kanat çırpmıyor muydu? Ateşler basmıyor muydu yüzüne.


Neydi bu saçmalık şimdi? Neden ürkmüştü? Kim doldurmuştu kulağına bu hikayeleri? Annesi mi ? Annesi söylemiş olsa bile dolduruşa gelmeliydi. Neyse yaşamalı, yaşayıp görmeli, görünce sevmeli ya sevmemeli kendi karar vermeliydi. Bir başkası değil. Babası hep ne derdi? “Hayat, bir kere yaşanır, ikinci bir şans yoktur”. Hoşlanıyorsa bunu göstermenin herhangi bir sakıncası yoktu öyleyse. Bu fırsatı değerlendirmeliydi.

“Teşekkür ederim çok naziksiniz. Bir votka kola alabilirim” dedi duraksayarak.

“Tabi hemen, sizinle tanışma fırsatını bana verdiğiniz için ne kadar minnettar olduğumu bilemezsiniz. İsminizi öğrenmem de umarım bir sakınca yoktur”


(Yıldız Yağmurları )

Ancak, alışkın olmadığı bu durum karşısında, tüm rahat görünmek isteğine rağmen daha ağır basan huzursuzluk duygusuyla kendisine uzatılan bardağı usulca yanı başındaki bir masanın üzerine bıraktı.


“Ebru…” dedi alçak bir sesle. “Adım Ebru ve bu gece gereğinden çok fazla uzadı hem de öylesine uzadı ki artık bitmesi gerek…” diye ekledi. Aklından geçenleri aslında hiç tanımadığı bir yabancıya sesli olarak söylediğini fark ettiğinde artık çok geçti ama hayatının bu döneminin ne de olsa bu son gecesiydi, nasıl olsa yarın sabah uyandığında geride kalan her şey gibi geçmişin birer parçası olacaktı tüm bu yaşananlarda.


Ebru, yanına alacağı hatıralar çantasına sadece annesiyle yaşadığı güzel günlerin anılarını ve geleceğe dair umutlarını alacaktı. Bir de bu geceden kalma sanki gizliden içine işleyen bir çift göz, belki silik bir hayal misali inceden sızıyordu derinlerine, başıyla usul bir selam verip “size iyi geceler” dedikten sonra tam arkasını dönerken son bir kez daha gözlerine kilitlenen, salonun parlak ışıkları altında tereddütlü, şaşırmış, ne diyeceğini bilemeyen, sadece adının Cenk olduğunu bildiği bir yabancının “Durun bir dakika, lütfen gitmeyin…” diyen son sözleri.


Altı ay sonra çalıştığı hastanedeki yoğun mesaisi nihayet sona erdiğinde yorgunluktan ölmek üzereydi Ebru. O kadar bitkin düşmüştü ki tek isteği bir an önce şehrin diğer ucundaki sıcacık ısınan evine ulaşmak ve saatlerce yataktan çıkmamaktı. Bir haftadır hiç ara vermeden yağan kar yolları sık sık kapasa da hemen her yoğun günün ardından bin bir zorlukla da olsa küçük dairesine ulaşıyor ve yorgun bedenini adeta bir külçe gibi üzerine bıraktığı koltuğunda uyuklarken, annesinin plak arşivinden seçtiği bir şarkıyla günün tüm stresinden arınmaya çalışıyordu. İşini severek yapıyordu şüphesiz, daha önce sorsalar haritada yerini bile gösteremeyeceği kadar yabancısı olduğu bir memlekette olmaktan da hiç bir şikâyeti yoktu. Kasım ayıyla birlikte gelen ve bir anda her yeri beyaza boyayan dondurucu kara ve soğuğa da itiraz etmiyordu, ancak öylesine yabancısı olduğu bir dünyayla yüzleşmişti ki işte buna alışmak biraz zaman alıyordu. İstanbul’daki güvenli, konforlu, hemen her türlü maddi sıkıntılardan uzak yaşamıyla, buradaki çoğu yoksul, kırsalda yaşam mücadelesi veren, ellerindeki kısıtlı imkânlarıyla bir şeyler edinmeye çalışan insanları gördükçe aradaki bu garip çelişkiye bir türlü anlam veremiyordu. Bir birine tamamen zıt, iki ayrı uçları vardı bu yaşamların. Geride bırakıp geldiği ve babasına da kendi babasından miras kalan o pırıltılı dünyada hastalık demek beş yıldızlı otellerle rekabet eden lüks hastane odalarında kendini ancak ülkenin en iyi doktorlarına emanet etmek demekti.


Oysaki burada gördüğü, ancak sefil diye nitelendirilebilecek küçük bir bahçe içine tek katlı bir bina olarak inşa edilen ve adına hastane denilen bu izbe yapı her şeyiyle öylesine yetersizdi ki. Ebru bazen gözlerden uzak bu memleketin her türlü yenilik ve gelişmeden de uzak olduğunu düşünmekten kendini alamıyordu.


“Acele edin, hemen sedyeleri hazırlayın! Bir askeri araç devrilmiş yaralılar geliyor” diye koridordan yükselen bir ses Ebru’yu daldığı düşüncelerinden ayırdı. Kapıda yakaladığı bir hemşire telaşla;


“Sormayın, yakınlarda bir askeri araç devrilmiş anladığım kadarıyla benzin deposundan da alev almış on onbeş kadar yaralı asker varmış içinde, çevreden yetişenlerde yardım ediyor. Buraya getiriyorlar doktor bey sizin içinde sakın çıkmasın dedi yardımınız gerekirmiş. Hadi, hadi acele edelim...”


Ebru, yaklaşık dört saat kadar sonra yığılırcasına oturduğunda kelimenin tam anlamıyla allak bullak olmuştu. Yaralı askerlerin, ya da şöyle söylemek daha doğru olacaktı yarısı yanık askerlerin bir kısmı delice yağan kara rağmen olabilecek en hızlı şekilde daha donanımlı hastanelere sevk edilmişti. Eğer yolda hayatlarını kaybetmeden varabilirlerse, yaşam şanslarını mutlak arttıracaktı bu nakil. Geride kalan üç askerin durumu en azından diğerlerine göre daha iyiydi ve iyileşme şansları daha fazlaydı. Sağda solda konuşulanlar, ortaya atılan iddialar ve tüm gücünü tüketen koşuşturmacalar biraz hız kestiğinde birkaç dakikalığına kendisini koridordaki kırık dökük oturaklardan birine bırakmıştı.


Bir süre şakaklarının üzerinde dolaştırdığı ince parmaklarıyla zonklayan başına hafif hafif masaj yapmaya başlamıştı ki aniden yanı başında bir gölge belirdi.


“Affedersiniz doktor hanım, yaralı askerleri görebilir miyim? ” dedi bir ses. Buralarda duymaya alışkın olmadığı türde şivesiz, düzgün bir Türkçe’yle.


Başını usulca yukarı kaldırdığında yüzüne doğru hafifçe eğilmiş, yanık tenli, rütbesini anlayamadığı bir askerin gözleriyle karşılaştı bakışları.


Bir an kafasında bir ışık yandı söndü Ebru’nun, belli belirsiz bir hayali hafızasında yeniden canlandırmak için çaba gösterdi. Zihninde ansızın beliren bir sahne, karşısındaki simayı, geride bıraktığı günlerden birine, hayır bir geceye bağlıyordu. Kalabalık, can sıkıcı ama sadece tek bir anı kendisiyle beraber bu güne gelen bir geceye, bir çift göze… Neydi adı ? Kimdi… Kimdi…?


“Ebru hanım, sizsiniz değil mi? Merhaba, beni tanıdınız mı? Mezuniyet partinizde tanışmış, ayak üstü biraz konuşmuştuk. Cenk ben hatırladınız mı?”


( Berrak )

Ebru bugün için en son tahmin edeceği olayla karşı karşıyaydı belki. Hatta bugünün değil, bu unutulmuş memlekette geçirdiği zaman içinde karşılacağı en son şeydi belki de bir mucize.


“Evet, sanırım sizi hatırlıyorum. Yani tam olarak değil ama sizi gördüğümü hatırlıyorum. Siz neden buradasınız peki? Yaralandınız mı yoksa?”


“Hayır ama iyileştirmek için peşinde koşturduğunuz askerler benim komutamda. Bu arada sağlık durumlarından ağır olan var mı?”

“Hayır, hepsi gayet iyiler merak etmeyin.”

“Size canlarını borçlular. Tabi bende çok minnettarım. Sizi burada görmek benim içim çok büyük bir sürpriz.”

“İnanın benim için de öyle.”


Ebru’nun baktığı gözler sanki gözbebeklerini ele geçirmiş, bir türlü bırakmıyorlardı. O sırada koridordan bir hemşire “Doktor Hanım, Hastanın kanaması var.” demese bu bakışma uzayacak gibi görünüyordu.

“Gitmem gerek, hastalar beni bekler” diyerek gülümsemesini yüzüne yerleştiren Ebru elini Cenk’e uzattı. Cenk uzatılan bu eli boş bırakmadı, kısa bir tokalaşmanın ardından,

“Tekrar teşekkür ederim Ebru. Size Ebru diyebilirim herhalde?”

“Tabii, biraz samimiyet hiç fena olmaz.” Dediği an ‘ne dedim ben!’ diye geçirdi içinden. Ama Cenk’in sıcak gülümsemesi her şeyin yolunda olduğunu doğruladı.

“Bende çok memnun olurum.”


Ebru kanaması olan hastanın odasına girdiğinde ne gördüğünü ya da ne yaptığını bilmiyordu. İçinde, uzun zamandır sadece koşturduğu zamanlarda çarpan kalbinin sıcaklığını hissediyordu. Yüzündeki gülümseme hala uçup gitmemiş ve bu hemşirelerin gülüşmelerine neden olmuştu. Hemşirelere otorite sağlamak amaçlı kızgın bir bakış fırlatmaya çalışmış ancak bunda başarılı olamamıştı. Odadan çıktığında hala gülümsüyordu.


Hiçbir zaman tam olarak dinlenmiş kalkamadığı yatağından zıplayarak kalktı ertesi sabah. Kaldığı evin küçük banyosuna gidip ayna karşısında uzun süre kendini seyretti. Gözlerinde farklı bir şeyler olduğunu görüyordu. Parlayan bir çift göz. Sanki biraz daha dikkatli baksa Cenk’i görecekti. Kendi kendine gülmeye başladı. Nasıl bir mucizeydi bu böyle. Sonra birden gözleri bulutlandı. Bugün tekrar gelecek miydi? Sevgilisi var mıydı? Burada ne işi vardı? Babasının şirketinde çalıştığını düşünürken burada karşısına çıkması bir tesadüf müydü?. Milyonlarca soru kafasını kurcalarken karnından gurultular yükseldi. Önceki gece çok yorgun olduğundan gelir gelmez uyuduğunu hatırladı. Yani acıkmış olması gayet normal bir şeydi. Mutfağa doğru ilerlerken kafasında oluşan soruların kendince sıralamasını yapıyor, eğer tekrar karşılaşıp konuşacak olurlarsa belli etmeden nasıl bunların cevaplarını alabileceğini düşünüyordu. Tostunu hazırlayıp çayını demledi. Ardından odasında bıraktığı cep telefonu çalmaya başladı. Odaya ulaştığında arayanın bilmediği bir numara olduğunu gördü. Her ne kadar özel ve tanımadığı numaralardan gelen aramaları cevaplandırmak istemese de önemli olabileceği düşüncesiyle telefonu açtı.


“Efendim?”


( Funda )

“Günaydın” dedi o beklediği ses. Duyduğunda kendine gelmesi için biraz zaman geçmesi lazımdı, hiç olmazsa yarım dakika kadar çünkü şimdi çıkmazdı ki sesi. İncecik derinden hatta kendinden bile gelmediğine iyice emin olan Ebrunun sesiydi o “günaydın” diyen ses.


“Dün çok yorulduğunu fark ettim. Ben de dönmek zorunda olduğumdan çok konuşamadık seninle, müsaitsen yarın akşam görüşebiliriz diye düşündüm ne dersin?” dedi kendinden emin bir şekilde Cenk. Utanmasa sevinçten çığlık atacaktı Ebru “peki olur” çıktı dudaklarından yine kendisinin olmayan bir sesle. Ertesi gün akşam olmadı sanki ne uzun bir öğlendi, hastalar, hemşireler, diğer doktor arkadaşları kendi işleriyle meşgulken o hep yüreğinde akşam yapacakları görüşmenin tatlı telaşını taşıyordu. Ancak bu kadar heyecanlı olduğu için de bambaşkaydı o gün. Her ne kadar yavaş geçtiğini düşünse de akşam oldu sonunda. Güneşin o batarkenki kızıllığı pencereden odaya hatta gözlerinin içine kadar giriyordu. O kadar heyecanlıydı ki gülümsedi gözlerini açmasına engel olan ışığa.


Nihayet evine ulaştığında üzerini giyinip aynadan yansıyan görüntüsüne baktı, makyajdan, süsten uzaktı hayatı oldum olası. Sadelik her zaman onun tarzıydı. Annesininki gibiydi cildi, bebek cildi kadar yumuşak, kadife gibi, pürüzsüz. Zaten bir şey sürmesine gerek yoktu ki iri lacivert gözleri uzun kirpikleri sanki kendiliğinden boyalıydı. Yanakları utangaç mizacının etkisinden hafif kızarmış oluyordu çoğu kez . Bugünse bir başka kızarmıştı heyecandan. Zaman yaklaştıkça kalbi daha da yerinden çıkacak gibi atıyordu. Cılız bir telefon çalması duydu biraz dikkatli dinleyince çantasının içinden geldiğini fark etti sesin Alelacele açtı telefonu.


“Efendim”


(Clementine )

“Ebru Hanım’la mı görüşüyorum?”

“Evet… benim...”dedi Ebru ürkek ve şaşkın bir halde. Gözlerine birden korku bürümüştü, sakin olmaya çalışıyor ama sesinin titremesini engelleyemiyordu. İçi içine sığmıyordu, mutlaka... mutlaka... bir şeyler ters gidiyordu. Öyle hissediyordu.


“Damal hastanesi başhekimliğinden gelen talimatla aranıyorsunuz. Ardahan Tugay komutanlığına bağlı birlikleri taşıyan askeri araç, Göle - Ardahan karayolunda seyrederken terörist saldırıya hedef olmuştur. Şu an acilde bekleyen elli iki asker var ve doktor sayımız yetersiz. Bu yüzden bölgedeki tüm doktorlar, başhekimliğinin talimatıyla acile çağırılmaktadır.”


Bir an yutkunamadı Ebru, tıkandı. Kupkuru bir genizden geldi ses “ Tabi efendim” diyebildi. Vakitsiz gelen bir emirle, huzur, o çocuksu neşesi, aşk sandığı o büyü birden söndü. Doktorluğunu icra edeceği bu körpe döneminde, nasıl başedeceğini bilmediği büyük sorumluluk omuzlarına yükleniyordu. Acil uyarılarla, gerçekle yüzleşiyor ve ölüm kokusu geliyordu burnuna. Buz gibi kesiyordu bedeni. Sakin olmaya çalışıyor ancak bir yandan da görev aşkıyla yanıp tutuşuyordu. Hiçbir şey düşünmeden, evden fırladı. Hastaneden çağrılan taksiye atladı, yaklaşık yarım saat sonra acilden giriş yaptı yaralı askerler gibi. Hastane alarm konumundaydı. Hasta yakınları hastane önlerinde, hemşireler bir o yandan bir bu yana telaşla koridorlarda koşturuyor, sedyelerde askerler acile alınıyordu. Hayati tehlikesi yüksek bir askerin ameliyathanede beklediği haber verilmişti.


( Yıldız Yağmurları )

Yaşam ne garip bir döngüydü, mutluluk bir görünüp bir kaybolan yıldızlar misali, varlığına sevinemeden yokluğuyla kucaklaşıyordun. Ebru, gerekli hazırlıklarını yapıp ameliyathaneye girdiğinde ne göreceği sanki önceden kulağına fısıldanmış gibi biliyordu. Elleri titreyerek ona yaklaştı ameliyatı gerçekleştirecek doktorun ardı ardına gelen talimatları sanki çok uzaklardan gelen uğultular gibiydi, aslında hepsini duyuyor ama içinde yaşadığı anın tüm algılardan uzak atmosferinde beyni verilen emirlere itaat edemiyordu.


Önündeki masada yatan beden, dünyadaki varlığını tamamlamış, gitmeye hazır bekler gibiydi ve Ebru sadece ona veda etmesi gerektiğinin bilinceydi. Geriye kalan her şey, bir hekim olarak yapması gerekenler, doğrular, yanlışlar, tam arkasında durup kendisine çok uzaklardan gelircesine bağıran, çağıran, suçlayan doktor ve hemşirelerin bilmediği, anlayamadığı bir şey vardı nasılsa ve hiç anlayamayacaklardı şüphesiz,


“Cenk’te böyle olmasını isterdi”


Ebru ona son bir veda için başucuna gelip, usulca yüzüne eğildiğinde onu hayatta tutmak için gösterilen tüm çabalar, tıpkı bir hayal perdesinin ardında, ağır çekime alınmış kareler gibi hafızasına kazınacaktı.


Son bir veda, son sözcükler olarak dudaklarından dökülüp Cenk’in solgun ve kıpırtısız yüzüne üflercesine bırakıldı “Elveda Cenk, elveda hayalim, elveda hiç yaşanamayan aşk...elveda ümitlerim…”


Acil durum çağrısıyla merkeze gelen Ebru hanımın neden o gün hastanede o kadar garip davrandığı anlaşılamadı. Diğer hastalara karşı görevlerini eksiksiz hatta fazlasıyla özverili yapan bir doktorun, ölmek üzere olan bir hastanın karşısındaki, kendisine yapılan tüm uyarı ve ikazlara rağmen hareketsiz kalışı pek çok soru ve söylemlere neden olsa da hasta ile arasında bir yakınlık olduğu düşünüldüğünden üzerine fazla varılmadı. Ama Ebru’yu uzaktan izleyen ve hasta kaybedildikten sonra gözlerindeki hüznü gören biri vardı. O geldiğinde kıyafetlerini makasla keserek üzerinden çıkaran hemşire, cebinden düşen küçük bir not defterini yerden alırken açılan bir sayfaya kocaman harflerle yazılan bir ismi göz ucuyla okumuştu.


Ebru, usulca arkasından koşup elindeki küçük defteri önlüğünün cebine koyarken göz göze geldiği hemşirenin belki de hayatlarının sonuna kadar ortak sırları olarak saklayacakları bu hareketini anlamasını bekler gibi baktığını fark etti. Bakışlar, hiç konuşmadan birbirine söz verdi.


Ebru saatler sonra, sabaha karşı gökyüzünün henüz alaca karanlığında bahçeye çıktığında ellerinin arasında sımsıkı tuttuğu defteri araladı. Tam ortasında defalarca açılıp, bakıldığı belli bir sayfada, kocaman harflerle yazılmıştı adı “EBRU” üzeri, sağı, solu onlarca yıldızla dolu.


Hemen arkasında bir tarih, çok değil bir kaç gün öncesine ait, küçücük bir not iliştirilmiş altına, el yazısıyla, aceleci bir el karalamış, mavi bir tükenmez kalem o anı ölümsüzleştirmek adına “Ebru’yu buldum…” demiş. “Burada, çok yakınımda”


Hemen sonrasında, dayanamamış belli, düşünmüş sanki, birkaç satırı boş geçmiş ama eklemiş


“Çok uzaklarda…

bir İstanbul akşamında

Gözleri hüzünle bakan,

Aklımı karıştıran

Kayıp yıldızım benim.

O şimdi burada…çok yakınımda…”


“Elveda” dedi Ebru son bir kez daha… Merhaba hayat, merhaba eksik düşler, merhaba kırık hayaller ben geldim, ben geldim…”


4 yorum:

Belgin dedi ki...

Offf ya, böyle bitmeseydi keske, yikilmasaydi, yanmasaydi Ebrunun hayalleri, mutlu olsalardi bir ömür boyu beraberce...
Ellerinize, yüreginize saglik arkadaslar..
Sevgilerimle

bahar gelsin dedi ki...

farklı bir deneyim ilginç olmuş herkesin eline sağlık

aslan dedi ki...

Katkıda bulunan herkesin gönlüne,
yüreğine sağlık.
Dostlukla...

[ fiкяiмiи iиcє güℓü ] dedi ki...

ne kadar özlediğim bir çalışma... :( elleriniz yüreğiniz dert görmesin. çok çok güzel olmuş. kalemleriniz bütünleşmiş ve sanki birleşip bir olmuş.